|
VI- HİCRETİN ALTINCI YILI
(627-628 M.)
l– HUDEYBİYE BARIŞI (Zilkade 6
H./Mart 628 M.)
"Ey Muhammed, Biz sana apaçık
bir zafer sağladık."
(Fetih Sûresi, 1)
a) Müslümanların Kâbe'yi Ziyâret
Arzusu
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.),
Medine'ye hicret edeli 6 yıl olmuştu. Bu süre içinde Mekke müşrikleriyle,
Medine'de bulunan Müslümanlar arasında, sırasıyla Bedir, Uhud ve Hendek
Savaşları oldu. Mekke müşrikleri Medine'yi basmak, Hz. Rasûlullah (s.a.s.)'i
öldürmek, Müslümanlığı yok etmek için her çâreye baş vurdular; bütün imkân ve
güçlerini ortaya koydular; fakat amaçlarına ulaşamadılar. Müslümanların
günden güne güçlenmelerine, sayılarının artmasına engel olamadılar.
Ancak Medine dışındaki kabîleler,
Müslümanlığın ne olduğunu yeterince bilmiyorlardı. Kâbe'nin komşusu ve koruyucusu
olduğu için saygı duydukları Kureyş kabîlesi, kendi içlerinden çıktığı halde
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğini kabûl etmemiş,hatta O'nu yurdundan
çıkarmışlardı. Bu yüzden, Müslümanlığın Medine dışındaki kabîlelere
tanıtılabilmesi ve geniş ölçüde yayılmasının sağlanabilmesi için,
Mekke'lilerle barış yapılmasına ihtiyaç vardı. Rasûlullah (s.a.s.), geçici de
olsa Mekkelilerle barış yaparak, diğer kabîlelerle serbestçe ilişkiler
kurmayı arzu ediyordu.
Diğer taraftan, Mekkeli Müslümanlar,
doğup büyüdükleri ve her şeylerini bırakıp ayrıldıkları yurtlarını çok
özlemişlerdi. Her namazda yöneldikleri kutsal Kâbe'yi 6 yıldan beri ziyâret
edemiyorlardı. Kâbe'yi ziyâret, bütün Müslümanların en büyük ortak özlemleri
olumştu.
b) Rasûlullah (s.a.s.)'in Rüyâsı
Hicretin 6'ıncı yılı, Rasûlullah
(s.a.s.), gördüğü bir rüyâ üzerine(245) hep birlikte Kâbe'yi ziyâret
edeceklerini ashâbına müjdeledi.(246) Hazırlıklar tamamlandı. Savaş yapılması
yasak olan aylardan Zilkade'nin ilk pazartesi günü (2 Zilkade 6 H./14 Mart
628 M.), yerine Mektûm oğlu Abdullah'ı vekil (kaymakam) bırakarak, ashâbından
1400 kişi ile(247) Medine'den ayrıldı. Hanımlarından Ümmü Seleme de
berâberinde bulunuyordu. Maksadı savaş olmayıp, yalnızca Kâbe'yi ziyâret
etmekti. Mekkelileri telâşlandırmamak için, ashâbının silah taşımalarına izin
vermemiş, sadece yolcu silâhı olarak birer kılıç almışlardı. (248) Hac için
Mekke'ye gelecek düşman kabîlelerle yolda karşılaşmamak için, Kâbe ziyâretini
hac günlerinden önce yapmayı uygun görmüştü. Yanlarındaki 70 kurbanlık deveyi
kıladelediler ve Zülhuleyfe'de "umre" niyyetiyle ihrama girdiler.(249)
Yol güvenliğini sağlamak için 20 kadar süvâriyi öncü olarak gönderdiler.
c) Mekkelilerin Tepkisi
Mekkeliler, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
Kâbe'yi ziyâret için yola çıktığını duyunca telâşlandılar. Müslümanları
Mekke'ye sokmamağa karar verdiler. Velîd oğlu Hâlid ve Ebû Cehil'in oğlu
İkrime'yi 200 süvâri ile öncü olarak gönderdiler.
Resûlullah (s.a.s.), Mekkelilerin bu
kararını önden gönderdiği gözcüleri vasıtasiyle öğrendi. Sağ tarafa sapıp,
yol güzergâhını değiştirerek, Hudeybiye'ye kadar ilerledi.(250) Rasûlullah
(s.a.s.)'in bindiği "Kasvâ" adlı deve burada çöktü, bütün
gayretlere rağmen kalkmadı. Müslümanlar:
-Kasvâ harin oldu, çöktü kalkmıyor, diye
söylenmeğe başladılar. Rasûlullah (s.a.s.):
-"Kasvâ harinleşmez, onun çökme huyu
da yoktur. Fakat vaktiyle Fil'in Mekke'ye girmesine engel olan ilahi kudret,
şimdi de Kasvâ'yı ilerletmiyor. Allah'a yemin olsun ki, Kureyş Cenâb-ı
Hakk'ın kutsal kıldığı şeylere hürmet ve tâzim kasdıyle benden her ne
isterse, ne kadar ağır olursa olsun, istediklerini kabûl edeceğim.. "
buyurdu.(251)
d) Barış Müzakereleri
Bu sırada Huzâa kabîlesi reisi Büdeyl
çıkageldi. Kureyşin, Müslümanları Mekke'ye sokmamak için müşrik kabilelerle
anlaştığını ve savaş hazırlığı içinde olduklarını haber verdi.(252)
Rasûlullah (s.a.s.) savaş maksadiyle
değil, sâdece Kâbe'yi ziyâret için geldiklerini, daha önce yapılan savaşlarda
Kureyş'in uğradığı kayıpları anlattı.
-İsterlerse belirli bir süre onlarla
barış yapalım. Benimle diğer kabîlelerin arasını serbest bıraksınlar,
(karışmasınlar). Eğer ben üstün gelirde, Araplar İslâmiyeti kabûl ederlerse,
Mekkeliler de isterlerse bu dine girebilirler. Şayet Araplar bana üstün
gelirlerse, Kureyş savaş külfeti çekmeden istediğini elde etmiş olur. Aksi
halde, Allah'a yemin ederim ki, O'nun yolunda ölünceye kadar onlarla
savaşırım, Allah da yardımını gerçekleştirir, dinini üstün kılar,
buyurdu.(253)
Büdeyl, Rasûlullah (s.a.s.)'den
duyduklarını Kureyş'e iletti. Kureyş ileri gelenleri de savaşa taraftar
değildi. Sakif kabilesi reisi Tâifli Mes'ûd oğlu Urve'yi Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e gönderdiler. Rasûlullah (s.a.s.) Büdeyl'e söylediklerini Urve'ye
de anlattı. Urve hem Rasul-i Ekrem (s.a.s.)'le konuşuyor, hem de
Müslümanların durumunu ve bütün davranışlarını dikkatle tâkip ediyordu.
Dönüşünde gördüklerini özetle şöyle anlattı:
-Bilirsiniz ki ben birçok devlet
başkanını ziyâret ettim, Rum Kayseri, Fars Kisrâsı, Habeş Necâşi'sinin
huzurunda elçi olarak bulundum. Yemin ederim ki, Müslümanların Muhammed
(s.a.s.)'e gösterdikleri hürmet, sevgi ve bağlılığı bunların hiçbirinin
sarayında görmedim... Sözlerini dikkatle dinliyorlar. Bir şey sorunca, alçak
(hafif) sesle cevâp veriyorlar. İsteklerini derhal yerine getiriyorlar.
Saygılarından yüzüne dikkatle bakamıyorlar. Abdestinden artan suyu
bile,-teberrük için-aralarında paylaşıyorlar... Madem ki, bize barış teklif
ediyor, kabûl edelim, dedi.
Mekkeliler, Urve'nin sözlerinden
hoşlanmadılar. Bir iki elçi daha gidip geldi, fakat hiç bir sonuca
varılamadı.
Rasûlullah (s.a.s.), Kureyş'ten gelen
eçilerle sonuca ulaşılamadığını gördü. Kureyş'le görüşmek üzere Hz.Ömer'i
Mekke'ye göndermeyi düşündü. Ömer:
-Yâ Rasûlallah, Mekkeliler benim
kendilerine olan düşmanlığımı bilirler, himâyesine sığınabileceğim bir
yakınım da yok. Osman'ın Mekke'de akrabası çok, Ebû Süfyân ile amcazâde.
Osman bu işi benden daha iyi başarır, dedi.
Hz. Osman Mekke'ye gitti. Ebû Süfyân ve
diğer Kureyş ileri gelenleriyle görüştü. Maksatlarının sâdece Kâbe'yi ziyâret
olduğunu anlattı. Mekkeliler:
-Hepinizi Mekke'ye bırakırsak, Araplar,
"Kureyş Müslümanlardan korktu," derler. Fakat istersen Kâbe'yi sen
tavâf et, hepiniz birden olmaz, dediler. Hz. Osman, Kâbe'yi Müslümanlardan
ayrı olarak ziyâret etmeği kabûl etmedi.
-Rasûlullah (s.a.s.) tavâf etmedikce, ben
de etmem, diyerek tekliflerini reddetti. O'nun bu davranışı Mekkelileri
kızdırdı, göz hapsine aldılar ve dönmesine izin vermediler.
2- RIDVÂN BÎATI:
"Allah, mü'minlerden ağacın
altında sana bîat ederlerken hoşnud olmuştur.Gönüllerindekini bilerek onlara
güvenlik vermiş, onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler
bahşetmiştir."
(el-Fetih Sûresi, 18-19)
Hz. Osman'ın gecikmesi, Müslümanları
telâşlandırdı. Öldürüleceğine dâir söylentiler çıktı. Böyle bir ihtimâle karşı
Resûlullah (s.a.s.) gereken tedbirleri aldı. Müslümanları Allah yolunda
yapacakları savaşta, canlarını fedâ etmekten çekinmeyeceklerine dâir,
kendisine bîat etmeğe çağırdı. "Artık bunlarla vuruşmadan buradan
ayrılamayız," buyurdu.
İlk biat eden Ebû Sinan el-Esedî oldu.
"Rasûlullah (s.a.s.)'in gönlündeki muradı ne ise, onun gerçekleşmesi
üzerine biat ediyorum." dedi.
Hudeybiye'de bodur bir ağacın
aldında,(254) bütün Müslümanlar sırayla Rasûlullah (s.a.s.)in ellerini
tutarak bîat ettiler. Allah yolunda ölünceye kadar savaşmağa, düşmandan
kaçmamaya söz verdiler. Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Osman adına da bir elini
diğeriyle tuttu, onu da böylece bîata kattı. Yalnızca Cedd b. Kays adlı
münâfık, devesinin arkasında gizlendi, bîata katılmadı.
Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerîm'de,
Hudeybiye'de Rasûlullah (s.a.s.)'e bîat eden mü'minlerden hoşnud olduğunu
bildirmiştir. (255) Bu sebeple, İslâm Târihinde bu bîata "Rıdvân
Bîatı" adı verilmiştir.
Müslümanların kararlılığını ve Rasûlullah
(s.a.s.)'e bağlılıklarını gösteren bu bîatın Mekkeliler üzerindeki etkisi
büyük oldu. Derhal Hz. Osman'ı serbest bıraktılar ve Hz. Peygamber
(s.a.s.)'le barış yapmak üzere Amr oğlu Süheyl başkanlığında bir hey'et
gönderdiler.
a) Barış Şartları
Uzun müzâkere ve tartışmalardan sonra kabûl
edilen barış şartları şunlardır:
1- Müslümanlar bu sene Kâbe'yi ziyâret
etmeden dönecekler, bir yıl sonra ziyâret edecekler.
2- Müslümanlar Kâbe'yi ziyâret için
geldiklerinde, Mekke'de üç günden çok kalmayacaklar ve yanlarında birer
kılıçtan başka silah bulundurmayacaklar.
3- Müslümanların Mekke'de bulunduğu
günlerde, Kureyşliler Mekke dışına çıkacaklar, Müslümanlarla temâs
etmeyecekler.
4- Mekkelilerden biri Müslümanlara
sığınırsa, Müslüman bile olsa, geri verilecek; fakat Müslümanlardan
Mekkelilere sığınan olursa, geri istenmeyecek.
5- Kureyş dışında kalan diğer kabileler,
iki taraftan istediklerinin himâyesine girmekte ve anlaşma yapmakta serbest
olacaklar.
6- Bu anlaşma on yıl geçerli olacak, bu
müddet içinde iki taraf arasında tecâvüz ve savaş olmayacak.
b) Barış Anlaşmasının Yazılması
Barış şartlarını Rasûlullah (s.a.s) Hz.
Ali'ye yazdırdı. "Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm. Bu anlaşma, Muhammed
Rasûlullah ile Kureyş elçisi Süheyl arasında yapılmıştır." diye
yazılmasına Süheyl itiraz etti.
- "Rahmân" sözünü anlamıyoruz,
ayrıca senin Rasûlullah olduğunu kabûl etseydik, bu anlaşmaya gerek yoktu
"Bismike'llâhümme (Allah'ım, senin adınla). Bu anlaşma Abdullah'ın oğlu
Muhammed ile Kureyş elçisi Süheyl arasında yapılmıştır." diye
yazılmasını istedi.(256/1)
-Rasûlullah (s.a.s) mutlaka barışı
sağlamak istiyordu. Daha işin başında, "Allah'a yemin olsun ki Kureyş
benden Cenab-ı Hakk'ın kutsal kıldığı şeylere hürmet kasdiyle her ne isterse,
ne kadar ağır olursa olsun, isteklerini kabûl edeceğim," buyurmuştu. Bu
sebeple, bütün bu ağır şartları kabûl etti.
Fakat müslümalar son derece üzgündüler.
Büyük bir ümit ve heyecanla gelmişlerdi. Oysa şimdi Kâbe'yi ziyâret edemeden
döneceklerdi.
Anlaşmanın yazılması henüz bitmişti ki,
Süheyl'in oğlu Ebû Cendel, ayağındaki zinciri sürükleyerek çıkageldi. Babası
onu Müslüman olduğu için, zincire vurarak hapsetmişti. Her nasılsa kurtulmuş,
bin bir güçlükle Mekke'den kaçmış, Müslümanlara sığınmağa gelmişti.
Süheyl oğlunun geri verilmesinde isrâr
etti. Aksi halde anlaşmayı imzalamadan döneceğini söyledi. Bütün çabalara
rağmen, inadından dönmedi. Barışın sağlanabilmesi için, Ebû Cendel'in
müşriklere teslimi gerekiyordu. Çektiği işkenceleri ve acıklı hâlini
anlatarak müşriklerin elinde bırakılmamasını isteyen Ebû Cendel'i Rasûlullah
(s.a.s):
-Ey Ebû Cendel, biraz daha sabret, pek
yakında Yüce Rabbım sana ve senin gibilere kurtuluş yolunu açacaktır, diye
teselli etti.
c) Ashâbın Üzüntüsü
Fakat bu son durum, artık Müslümanların
üzüntülerini dayanılmaz hâle getirmişti. Hepsinin sinirleri gergindi. Hz.
Ömer dayanamadı. Rasûlullah (s.a.s) 'ın huzuruna gelerek:
-Sen Allah'ın Peygamberi değil misin?
Bizim dinimiz hak değil mi? Neden bu zilleti kabûl ediyoruz, neden? diye
söylendi. Hz. Peygamber (s.a.s):
-Evet ben Allah'ın Peygamberiyim. Bu
yaptığım işlerde Allah'a isyan etmiş de değilim. O, benim yardımcımdır, diye
cevap verdi. Fakat Ömer'in üzüntü ve öfkesi devâm ediyordu.
-Sen bize Kâbe'yi tavaf edeceğiz.,
demedin mi? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s):
-Evet, dedim. Fakat bu sene ziyâret
edeceğimizi söylemedim, Tekrâr ediyorum, Kâbe'yi hep beraber tavâf ve
ziyaaret edeceğiz, buyurdu.(256/2) Anlaşmanın imzalanmasından sonra
Rasûlullah (s.a.s) ashâbına:
-Haydi, artık kurbanlarınızı kesiniz,
sonra tıraş olup ihramdan çıkınız, emrini üç defa tekrarladığı halde, hiç
kimse yerinden kıpırdamamıştı.(257) Hz Peygamber (s.a.s), ashâbının bu
ilgisizliğine üzülerek, eşi Ümmü Seleme'nin yanına gitti. Ümmü Seleme:
-Yâ Rasûlallah, onlar üzüntülerinden
ilgisiz görünüyorlar. Siz kimseyle konuşmadan kendiniz kurbanınızı kesin,
tıraş olun. Onlar size uyacaklardır, dedi.
Ashâb, Hz. Peygamber (s.a.s) 'in
kurbanını kesip tıraş olduğunu görünce, hemen onlar da kurbanlarını kesip,
birbirlerini tıraş etmeğe başladılar.(258)
d) Hudeybiye Barışı Aslında Zaferdi.
Hudeybiye Barışı'nın hemen bütün
şartları, Müslümanların aleyhine görünüyordu. Fakat barışın Müslümanların
yararına ve sonucun lehlerine olacağını Rasûlullah (s.a.s) biliyordu. Bu
sebeple,barışı sağlamak için, aleyhlerinde görünen en ağır şartları kabûl
etmişti.
Rasûlullah (s.a.s) barış anlaşmasının
imzalanmasından üç gün sonra Medine'ye döndü. Böylece Müslümanlar
Hudeybiye'de 19-20 gün kalmış oldular.
Dönüşte yolda "Fetih Sûresi"
indi, Cenâb- Hakk Hudeybiye anlaşmasının Müslümanlar için zillet ve yenilgi
değil, aksine zafer olduğunu bildiriyordu.(259)
Gerçekten Hudeybiye anlaşması,
Müslümanlığın Medine dışında yayılmasına bir başlangıç oldu. Mekkeliler o
zamana kadar müslümanlara, dağılıp yok olmağa mahkûm, derme-çatma bir
toplululk gözü ile bakıyorlardı. Bu anlaşma ile Müslümanları bir devlet
olarak tanımış oldular.
Anlaşmadan sonra Müslümanlarla müşrikler
arasında görüşme ve temâslar arttı. Hz. Peygamber (s.a.s) İslâm'ı serbestçe
yaymağa başladı. Hudeybiye musâlahasından Mekke'nin fethine kadar geçen 21
aylık devrede Müslüman olanların sayısı, İslâm'ın doğuşundan, Hudeybiye
Barışına kadar geçen 19 yılda Müslüman olanların sayısından kat kat fazla
oldu. Hayber'in ve Mekke'nin fethi gibi zaferler, Hudeybiye musâlahasını
takibetti. Dört yıl sonra, Rasûlullah (s.a.s)'ın vefâtında Müslümanlık bütün
Arab yarımadasına yayılmış bulunuyordu.
e) Barış Şartlarının Müslümanlar Lehine
Dönmesi
Hz. Peygamber (s.a.s.) anlaşmaya bağlı
kaldı. Mekkeliler istemedikçe, hiç bir hükmünü tek taraflı kaldırmadı. Kısa
bir süre sonra, Kureyş'le aralarında anlaşma bulunan Sakîf kabîlesinden Ebû
Basîr adında biri, Medine'ye gelip Müslümanlara sığındı. Ebû Basîr de Ebû
Cendel gibi işkence gören Müslümanlardandı. Mekkeliler, arkasından hemen iki
kişi gönderip Ebû Basîr'in iâdesini istediler. Rasûlullah (s.a.s):
-Ey Ebû Basîr, biliyorsun ki, biz
Kureyşle bir sözleşme yaptık, ahdimizi bozamayız. Biraz daha sabret, Rabb'ım
yakında bir kurtuluş yolu açacaktır, diyerek Ebû Basîr'i Kureyşlilere teslim
etti.
Ebû Basîr, Mekke'ye ölüme götürüldüğünü
biliyordu. Bu sebeple, bu adamların elinden kurtulması gerekiyordu. Yolda,
Zülhuleyfe'de(260) yemek için oturdular. Ebû Basîr, bunlara saf ve samîmî
göründü. Bir ara:
-Kılıcın ne kadar da güzelmiş, bakmama
müsaade eder misin? diyerek, birinin elinden kılıcı aldı, hemen üzerine
atılıp onu öldürdü; diğeri ise kaçıp kurtuldu.
Ebû Basîr öldürdüğü Kureyşlinin atına
bindi, silahını kuşandı, tekrar Medine'ye döndü. Rasûlullah (s.a.s)'ın
huzuruna çıkıp:
-"Ey Allah'ın Rasûlü, siz sözünüzü
yerine getirdiniz. Beni onlara teslim ettiniz. Fakat Allah beni kurtardı,
dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) ona anlaşma şartlarına göre Medine'de kalmasının
mümkün olmadığını anlattı. Ebû Basîr Medine'den çıktı. Mekke'ye dönemezdi.
Medine'de kalamıyordu. Deniz kıyısında, Mekke- Şam yolu üzerinde
"İys" denilen bir yere yerleşti. Mekke'de Müslümanlıklarını
gizleyenler ve işkence görenler, birer, ikişer kaçıp, Ebû Basîr'in yanında
toplandılar. Ebû Cendel de kaçıp buraya geldi. Kısa zamanda sayıları 70'e
yükseldi, daha sonra 300 oldular. Mekkelilerin Şam ticâretini önleyecek bir
kuvvet hâline geldiler.
Ebû Basîr'in yanında toplananlar,
Hudeybiye anlaşması hükümlerine bağlı değildiler. Kureyşin Şam ticâret yolu
tehlikeye girmişti. Mekkeliler telâşlandılar. Anlaşmanın, Medine'ye sığınan
Mekkelilerin geri verilmesiyle ilgili maddesini hükümsüz saymaktan başka çâre
yoktu. Baskı ile Müslümanlığın önlenemeyeceğini anladılar. Hemen, Hz
Peygamber (s.a.s)'e Ebû Süfyan'ı elçi olarak gönderip, bu maddenin kaldırılmasını
ve Mekke'den kaçan bütün Müslümanların Medine'ye kabûlünü istediler. Anlaşma
yapılırken en çok ısrar gösterdikleri bu madde, gene onların isteğiyle
kaldırılmış oldu.
Peygamber (s.a.s.), Ebû Basîr ve
arkadaşlarını Medine'ye çağırdı. Bu sırada Ebû Basîr ölüm yatağında idi.
Vefât edince orada defnettiler. Arkadaşlarını Ebû Cendel toplayıp Medine'ye
götürdü. Böylece Kureyşin Şam ticâret yolu açıldı. Müslümanlar da anlaşmanın
en ağır hükmünden kurtulmuş oldular.
Hudeybiye Barışı 2 yıl devâm etti.
Anlaşmayı Kureyş bozdu. İki yıl sonra Mekke, Müslümanlar tarafından
fethedildi. (20 Ramazan 8 H./11 Ocak 630 M.)
3- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'IN ÜMMÜ
HABÎBE'YLE EVLENMESİ
Ümmü Habîbe Ebû Süfyân'ın kızıdır. Mekke
Devrinde Müslüman olmuş ve kocası Ubeydullah b. Cahş'la birlikte Habeşistan'a
hicret eden ikinci kafileye katılmıştı. Alkolik bir adam olan kocası,
Habeşistan'da Hristiyan oldu. Ümmü Habîbe Müslümanlıkta sebât edip kocasından
ayrıldı. Bu yüzden, yabancı bir ülkede kimsesiz ve himâyesiz kaldı. Henüz
müşrik olan babasının yanına da dönemezdi.
Rasûlullah (s.a.s), Hicretin 6'ıncı
yılı Habeşistan'a bir elçi gönderdi. Habeş Necâşi'sini vekil yaparak Ümmü
Habîbe'yi nikâhladı.(261) Nikâh merâsiminde Câfer Tayyar ve diğer Müslümanlar
da bulundu. Nikâhtan sonra Necâşi Ümmü Habîbe'yi Medine'ye gönderdi. Bu
evlilikten önce şu âyet inmişti:
"Allah'ın, sizinle düşmanlık
gösterdiğiniz kimseler arasında dostluk ve sevgi yaratması mümkündür."
(el-Mümtehine Sûresi,7)
Gerçekten bu evlilikten sonra Ebû
Süfyân'ın, Hz. Peygamber (s.a.s)'e olan düşmanlığında bir yumuşama
başlamıştır.

(245) "Andolsun ki, Allah peygamberinin rüyasının gerçek olduğunu
tasdik etmiştir. Allah dilerse, siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve
saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan, Mescid-i Haram'a
gireceksiniz.." (el-Fetih Sûresi, 27)
(246) Medine civârındaki henüz Müslüman olmayan Müzeyne, Cüheyne, Gıfâr,
Eslem, Eşca', gibi kabileler de birlikte Kâbe'yi ziyâret için dâvet
edilmişlerse de, bunlar Kureyş'ten çekindikleri için, Müslümanlara
katılmadılar. (Tecrid Tercemesi, 8/177, 1164 numaralı hadisin izâhı)
(247) el-Buhârî, 5/62-63; Tecrid Tercemesi, 8/ 264 (Hadis No: 1599)
(248) O devirde, çölde yırtıcı hayvanlara ve çapulculara karşı her
yolcunun bir kılıç bulundurması âdet ve zarûri idi.
(249) Umre, ihrâmlı olarak Kâbe'yi tavâf ve ziyâret etmek, Safâ ile Merve
arasında Sa'y yaptıktan sonra tıraş olarak ihramdan çıkmaktan ibârettir. Umre
için belirli bir zaman yoktur, her zaman yapılabilir. Hac ise belirli zamanda
(ancak hac mevsiminde) yapılır.
(250) Hudeybiye, Medine'ye 9 konak, Mekke'ye ise 1 günlük mesâfede küçük
bir köydür. Adını, buradaki aynı adı taşıyan bir kuyudan almıştır. (Tecrid
Tercemesi, 10/258)
(251) Bkz. el-Buhârî, 3/178; Tercid Tercemesi, 8/178 (Hadis No: 1164)
Müslümanların indiği yerdeki "Samed" adlı kuyuda çok az su vardı.
Herkes almaya başlayınca, bir anda suyu tükeniverdi. Susuzluktan şikâyet
başladı. Rasûlüllah (s.a.s.) ok torbasından çıkardığı bir oku, kuyunun dibine
koymalarını emretti. Artık oradan ayrılıncaya kadar su sıkıntısı çekmediler.
(bkz. el-Buhârî 3/178 ve 5/62; Tecrid Ter. 8/179 Hadis No: 1164 ve 10/261
Hadis No:1598)
(252) Huzâa kabîlesiyle, Hâşimoğulları arasında câhiliyyet devrinde
dostluk vardı. Huzâalılar bu dostluğu İslâmdan sonra da devâm ettirdiler.
Müslüman olsun müşrik olsun, bütün Huzâalılar, Mekke'de olup biteni
Rasûlüllah (s.a.s. )'den gizlemezler, gizlice O'na bildirirlerdi.
(253) Bkz. el-Buhârî, 3/79; Tecrid Tercemesi, 8/181 (Hadis No: 1164)
(254) Bu ağaç, müslümanlar arasında zamanla kutsal sayılabilir,
düşüncesiyle halifeliği sırasında Hz. Ömer'in emriyle kesilmiştir. (Tecrid
Ter., 10/260)
(255) el-Feth Sûresi, 18
(256/1) Bkz. Tecrid Tercemesi, 8/136-141 (Hadis No: 1158)
(256/2) Hz. Ömer, daha sonra Rasûlüllah (s.a.s.) 'e karşı saygısız
davrandım diye bu sözlerinden pişmanlık duymuştur. (el-Buhârî, 5/67; Tecrid
Tercemesi, 10/267; Asr-ı Saâdet, 1/427)
(257) Rasûlüllah (s.a.s.)'in emrini ashâbın hemen yerine getirmemesi,
muhâlefet için değildi. Şartları ağır olan bu anlaşmanın vahiy ile
kaldırılacağını, böylece Kâbe'yi ziyâret edebileceklerini ümit
ediyorlardı.
(258) İslâm bilginleri bu olaydan, fiilî sünnetin, kavlî (sözlü) sünnetden
daha kuvvetli olduğu sonucuna varmışlardır.
(259) (Ey Muhammed, Hudeybiye anlaşmasıyla) Biz sana apaçık bir fetih
(zafer) verdik. (el-Fetih Sûresi, 1)
(260) Zülhuleyfe Medine'ye bir konak, yaklaşık 10 km. mesâfede bir yerdir.
Medineliler ve Medine'ye uğrayarak hac veye umre için Mekke'ye gidenler
ihrama burada girerler. Şimdi bu yere "Abâr-ı Ali"
denilmektedir.
(261) Zâdü'l-Meâd, 2/120
|
|
VII-HİCRETİN
YEDİNCİ YILI
(628-629 M.)
1- İSLÂMA DAVET İÇİN ELÇİLER
GÖNDERİLMESİ
"Ya Muhamed! De ki; doğrusu
ben, göklerin ve yerin yegâne mâliki, kendisinden başka ilâh olmayan;
dirilten ve öldüren Allah'ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim..."
(el-A'raf Sûresi, 158)
Hz. Muhammed (s.a.s), daha önceki
peygamberler gibi, sâdece Arapların veya belli bir toplumun peygamberi
değildir. O'nun peygamberliği umûmîdir. Kıyâmete kadar gelecek bütün
insanlara peygamber ve âlemlere rahmet olmak üzere gönderilmiştir.(262) Bu
sebeple İslâm'ı her tarafa yayması, peygamberliğini bütün dünyaya duyurması
gerekiyordu. Fakat şimdiye kadar Mekke müşrikleri buna imkân vermemişlerdi.
Hudeybiye Anlaşmasıyle iki taraf arasında
barış ve güvenlik sağlandı. Artık, Müslümanlığın yayılması için herkese ve
her tarafa duyurma zamanı gelmişti. Rasûlullah (s.a.s) Hudeybiye'den dönünce
bu konuyu ashâbıyle istişâre etti. Büyük ve komşu devletlerin hükümdarlarıyla
bazı Arap beyliklerine mektup ve elçi gönderilmesi kararlaştırıldı. Kaşında
"Muhammed Rasûlullah" yazılı gümüş bir yüzük yaptırıldı, mektuplar
bununla mühürlendi.(263)
Elçiler ve Gönderildikleri Hükümdarlar
Bizans Kayser'i Hirakliyus'a, Halîfe oğlu
Dihyetü'l-Kelbî; İran Kisrâ'sı Hüsrev Perviz'e, Huzâfe oğlu Abdullah;
Habeşistan Necâşisi Ashame'ye, Ümeyye oğlu Amr; Mısır (İskenderiyye)
Mukavkısı Çüreyc'e, Ebû Beltea oğlu Hâtıb; Gassan Emîri Hâris b. Ebî
Şemmer'e, Vehb oğlu Şuca'; Yemâme Emîri Hevze b.Ali'ye de Amr oğlu Salît elçi
olarak mektup götürdüler.(264)
2- HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)'İN
HÜKÜMDARLARA YAZDIRDIĞI MEKTUPLAR
a) Bizans Kayseri'ne Gönderilen Mektûp
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahim...
Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den, Rum'un büyüğü Hirakl'e.
Hidâyet yoluna uyanlara selâm olsun. Bundan sonra: Ben seni İslâm'a ve onu
yayma hizmetine dâvet ediyorum. Müslüman ol ki, selâmete eresin, Allah da
sana ecrini iki kat versin. Eğer kabûl etmezsen, halkının vebâli senin
boynundadır."
"Ey Ehl-i Kitab! Bizimle sizin
aranızda müşterek bir kelimeye gelin: Ancak Allah'a kulluk edelim. O'na
kullukta hiç bir şeyi ortak yapmayalım. Allah'ı bırakıp bir kısmınız diğer
kısmınızı Rab edinmesin. Eğer yüz cevirirlerse, 'şâhid olun, biz Müslümanız'
deyin" (Âl-i İmrân Sûresi, 64).(265)
Dihye, Rasûlullah (s.a.s.)'in mektubunu
Hirakl'e götürdüğü zaman Hirakl Kudüs'te bulunuyordu. Elçiyi iyi karşıladı.
Rasûlullah (s.a.s) hakkında bilgi edinmek için, bölgede bulunan Arap
tâcirlerinin huzûruna getirilmesini emretti.
Mekke'den bir ticâret kafilesi o sırada
bu bölgede bulunuyordu. Kafilede Kureyş'in reisi Ebû Süfyân da vardı. Ebû
Süfyan ve arkadaşları getirildiğinde, Bizans'ın ileri gelen din ve devlet
adamları, piskoposlar, papazlar İmparator Hirakl'in etrâfında sıralanmışlardı.
Kayser tercüman vâsıtasiyle:
-Peygamberlik davasında bulunan bu zâta,
içinizde soyca en yakın olan kim? diye sordu. Ebû Süfyân:
-Burada nesebce O'na en yakın benim, diye
ilerledi. Kayser Ebû Süfyân'ı arkadaşlarının önüne oturttu. Sorularıma doğru
cevâp vermezse, siz düzeltin, dedi. Sonra İmparator ile Ebû Süfyân arasında
şu konuşma geçti:
-İçinizde Muhammed (s.a.s.)'in soyu
nasıldır?
-Asil bir soydandır.
-Memleketinizde ondan önce Peygamberlik
davasında bulunan oldu mu?
-Hayır.
-Sülâlesinde hükümdar var mı?
-Hayır.
-O'nun dinine girenler halkın eşrâfı mı,
zayıfları mı?
-Çoğunlukla fakir ve zayıf kimseler.
-O'na uyanlar gün geçtikce çoğalıyor mu,
azalıyor mu?
-Çoğalıyor.
-Dinine girdikten sonra, beğenmeyip
ayrılanlar oldu mu?
-Olmadı.
-Daha önce yalan söylediği olur muydu?
-Aslâ olmazdı.
-Hiç sözünde durmadığı oldu mu?
-Olmadı, ancak şimdi biz onunla barış
yaptık. Bu müddet içinde nasıl davranacağını bilmiyoruz.
-O'nunla hiç savaştınız mı?
-Evet savaştık.
-Netice ne oldu ?
-Bazan biz, bazan O kazandı.
-Size ne emrediyor?
-Yalnız Allah'a kuluk edin, O'na hiç bir
şeyi ortak yapmayın, dedelerinizin taptığı putları bırakın, diyor. Namaz
kılmayı, doğru ve iffetli olmayı, akrabalık bağını kesmemeyi emrediyor.
Bundan sonra imparator sözlerine şöyle
devam etti:
Nesebce asîl olduğunu söylediniz.
Peygamberler dâima asil soydan gelmiştir. İçinizden daha önce böyle bir
davada bulunan olmadığını anlattınız. O'halde eski bir davanın peşinde bir
kişi sayılamaz. Soyunda hükümdar yoktur, dediniz. Bu durumda servet ve
saltanat peşinde olduğu da söylenemez. Daha önce kesinlikle yalan
söylemediğine şehâdet ediyorsunuz. İnsanlara yalan söylemeyen Allah'a karşı
da yalan söylemez. O'na imân edenlerin çoğunlukla fakir ve zayıflar olduğunu
ifade ettiniz. Peygamberlere ilk uyanlar dâima böyle olmuştur. O'na uyanların
gün geçtikçe arttığını söylediniz. Hakk'a uyanlar azalmaz, dâima çağalır.
Dinine girdikten sonra dönen hiç yok dediniz. İmân kalbde kökleşince çıkmaz.
Sözünde durduğunu, kimseyi aldatmadığını itirâf ettiniz. Peygamberler kimseyi
aldatmaz. Sizi ancak Allah'a kulluk etmeğe, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamağa
dâvet ettiğini açıkladınız. Eğer bu söyledikleriniz doğru ise, ayaklarımın
bastığı şu topraklar, yakında O'nun olacaktır. Ben bir peygamber geleceğini
biliyordum ama, sizden çıkacağını sanmazdım. Eğer O'na ulaşabileceğimi
bilsem, her zahmete katlanırdım. Yanında olsam, ayaklarını yıkar, hizmet
ederdim. dedi. Sonra mektûbu okuttu.
İmparatorun Ebû Süfyânla yaptığı konuşma,
papazları kızdırmıştı. Mektup okununca salonda gürültü çoğaldı. İmparator
işin kötüye varmasından korktu. Elçinin ve Arap tâcirlerin çıkmalarını
istedi. Ben sizin dininize bağlılığınızın derecesini anlamak istemiştim,
diyerek tutumunu değiştirdi.(266)
Kayser Hirakl'in kalbinde iman kıvılcımı
belirmişti. Dünya hırsı ve saltanatını kaybetme korkusu, bu kıvılcımı
söndürdü. Fakat elçiye saygısız davranmadı, hediyeler vererek nezâketle geri
çevirdi.
b) İran Kisrâ'sına Gönderilen Mektup
Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahim. Allah'ın
kulu ve Peygamberi Muhammed (s.a.s.)'den Fars'ın ulusu Kisrâ'ya. Hidâyete
uyanlara, Allah ve Rasûlüne imân edenlere, Allah'tan başka hiç bir ilah
olmayıp O'nun bir tek olduğuna, ortağı ve benzeri bulunmadığına, Muhammed
(s.a.s.) 'in O'nun kulu ve rasûlü olduğuna şehâdet edenlere selâm olsun. Ey
Kisrâ! Seni Allah'ın dinine dâvet ediyorum. Çünkü ben, dirileri (Allah'ın
azabıyla) uyarmak, kâfirler üzerine o söz (azab) hak olmak için, bütün
insalara Peygamber gönderildim. Ey Kisrâ! müslüman ol ki selâmet bulasın. Eğer
olmazsan, mecûsîlerin günâhı boynuna olsun.(267)
Rasûlullah (s.a.s.), mektubun Kisrâ'ya
verilmek üzere, Bahreyn emiri Münzir'e teslimini emretmişti. Bahreyn, o zaman
İran'a bağlıydı. Münzir mektubu Kisrâ'ya götürdü. Kisrâ mektubu okuyunca
yırtıp parçaladı. Rasûlullah (s.a.s.) bundan haberdar olunca:
-Parça parça olsunlar, buyurdu.(268)
Çok geçmeden Kisrâ Hüsrev Perviz, oğlu
Şirvehy tarafından karnı deşilerek öldürüldü. Hz. Ömer'in halifeliği
sırasında da Kisrâ'nın imparatorluğu parçalandı, Sâsâni Sülâlesi son buldu.
Bütün İran toprakları Müslümanların eline geçti.
c) Habeşistan Necâşisi'ne Gönderilen
Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm.
Allah'ın Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den Habeş Meliki Necâşî'ye. Ey Melik,
Müslüman ol. Ben, kendisinden başka ilâh olmayan, Melik, Kuddûs, Selâm,
Mü'min, Müheymin (gibi yüce sıfatlarla muttasıf) Allah'ın sana olan
nimetlerinden dolayı mesrûrum, senin adına hamdediyorum.
Şehâdet ederim ki, Meryem'in oğlu İsâ,
Allah'ın ruhu ve kelimesidir. O'nu hiç evlenmemiş, tertemiz ve çok iffetli
bir hanım olan Meryem'e ilka etti. Böylece Meryem İsâ'ya hâmile oldu. Âdem'i
(anasız-babasız) kudretiyle yarattığı gibi, İsâ'yı da (babasız) olarak
ruhundan ve nefhinden yarattı.
Ey Melik! Seni eşi ve benzeri olmayan tek
bir Allah'a itâata, bana uymaya ve bana Allah'tan gelene imâna dâvet
ediyorum. Çünkü ben Allah'ın Peygamberiyim. Seni ve askerlerini Allah'ın
dinine çağırıyorum. Ben size tebliğ ve nasihat ettim. Nasihatımı kabûl edin.
Selâm hidâyete uyanlara.(269)
Habeşistan'a hicret etmiş olan
müslümanlardan bir grup ile, Hz. Ali'nin ağabeyi Câfer Tayyar hâlâ
dönmemişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.) elçisi vâsıtasiyle bunların gönderilmesini
ve Ümmü Habîbe'nin de zât-ı risâletlerine nikâh edilerek, gönlünün hoş
edilmesini istemişti.
Necâşi, Ümmü Habîbeyi Rasûlullah
(s.a.s.)'e nikâhladı. Habeşistan'da bulunan Müslüman muhâcirleri gemiye
bindirip gönderdi. Rasûl-i Ekrem'e bir mektup yazarak Müslüman olduğunu da
bildiridi.
Rasûlullah (s.a.s.)'e Habeş
Necâşi'sinin Mektubu
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm,
Allah'ın Rasûlü Mahammed (s.a.s.)'e Necâşi Ashame tarafından. Ey Allah'ın
Peygamberi, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'ın selâmı, rahmet ve
bereketi üzerine olsun.
Ey Allah'ın Rasûlü, Hz. İsâ hakkındaki
açıklamayı hâvi mektubunuz bana ulaştı. Göklerin ve yerin Rabbı olan Allah'a
yemin ederim ki, Hz. İsa da, kendisiyle ilgili olarak, zikrettiğinizden
ziyâde birşey söylememiştir. O'nun söyledikleri de, sizin buyurduğunuz
gibidir. Bize tebliğ ettiğiniz şeyleri öğrendik. Amcanız oğlu (Câfer) ve
arkadaşlarıyle tanıştık. Ben şehâdet ederim ki sen, Allah'ın geçmiş
Peygamberleri tasdik eden, sözünde sâdık Rasûlüsün. Sana bîat ettim, (daha
önce) amcanız oğluna bîat ederek, âlemlerin Rabb'ı Allah Teâla'ya imân edip
Müslüman olmuştum.(270)
d) Mısır Meliki Mukavkıs'a Gönderilen
Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r–rahîm.
Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den Kıbt milletinin büyüğü
Mukavkıs'a. Selâm hidâyet yoluna uyanlara. Ben, seni İslâm Dini'ne dâvet
ediyorum. Müslüman ol ki selâmete eresin, Allah da ecrini iki kat versin.
Kabûl etmez, yüz çevirirsen, Kıbt milletinin günâhı boynuna olsun."
(Mektup, Âl-i İmrân Sûresi'nin 64'üncü âyetiyle son bulmaktadır.(271)
Mısır Mukavkısı Cüreyc, Rasûlullah
(s.a.s.)'in elçisine hürmet gösterdi, fakat Müslüman olmadı. Elçiye bir
mektup verdi, hediyelerle geri çevirdi.
Rasûlullah (s.a.s.)'e Mısır
Mukavkısı'nın Mektubu
Bismi'llâhir'r-rahmâni'r-rahîm. Abdullah
oğlu Muhammed (s.a.s.)'e, Kıbtın büyüğü Mukavkıs'tan, Selâm sana. Mektubunu
okudum. Münderecâtını ve dâvetinizi anladım. Zuhûru beklenen bir peygamber
kaldığını biliyordum. Fakat ben O'nun Şam'dan çıkacağını sanırdım. Elçinize
ikram ettim. Size Kıbt milleti arasında mevkii yüksek iki câriye ile bir
elbise ve binmeniz için de bir ester hediye gönderiyorum. Selâm sana muhterem
Peygamber.(272)
Bu câriyelerden Mâriye'yi Rasûlullah
(s.a.s.) kendisi aldı. İbrahim adındaki oğlu bundan oldu. Kardeşi Şirin'i ise
şâiri, Hassan b. Sâbit'e verdi. Düldül adı verilen beyaz estere de bindi.
e)Yemâme Emiri Hevze'ye Gönderilen
Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r–rahîm.
Allah'ın Rasûlu Muhammed (s.a.s.)'den Ali oğlu Hevze'ye. Selâm hidâyet
yolunda olanlara. Bil ki, Rabb'ım benim dinimi yakın bir zamanda, dünyanın en
uzak ufuklarında parlatacak. Ey Hevze, Müslüman ol da selâmete er. Ben de
idâren altındaki yerleri, senin idârende bırakayım.(273)
Hrıstiyan olan Hevze, Müslüman olmadı.
Rasûlullah (s.a.s.)'e yazdığı cevapta:
-Beni dâvet ettiğin din çok güzel. Ancak
Arablar benim yerime göz koymuşlardır. Beni veliahd yaparsan, sana tâbi
olurum, dedi. Rasûllüllah (s.a.s.)'a Hevze'nin cevâbı okununca:
-Bu adam ne söylüyor? Bu şartla O'na bir
karış yerin idaresini bile bırakmam, buyurdu.(274) Hevze, Mekkenin fethinden
sonra öldü. Çok geçmeden bu bölge Müslüman oldu.
f) Gassân Emiri Hâris'e Gönderilen
Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r–rahîm.
Allah'ın Rasûlü Muhammed (s.a.s.)'den Ebû Şemmer oğlu Hâris'e. Selâm hidâyete
uyan, bana imân edip nübüvvetimi tasdik edenler üzerine olsun. Seni, eşi ve
benzeri olmayan tek bir Allah'a imân etmeğe dâvet ediyorum.Kabûl ettiğin
takdirde, yerinde hümükdar olarak kalacaksın.(275)
Hâris, Rasûlullah (s.a.s.)'in mektubunu
küstahca yere attı. Elçiye saygısız davrandı. Hatta, Bizans İmparatorundan
Medine üzerine asker sevki istemiş, fakat Kayser reddetmişti. Elçi Şuca',
Hâris'in davranışını arzedince Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
-Allah mülkünü elinden alsın, buyurdu.
Hâris, Mekke'nin fethi sırasında öldü.
Ülkesi Hz. Ömer'in halifeliği sırasında İslâm sınırları içine girdi.
3- HAYBER'İN FETHİ (Muharrem 7
H./Mayıs 628 M.)
a) Savaşın Sebebi
Hayber Medine'nin kuzey-doğusunda, Suriye
yolu üzerinde, Medine'ye 170 km. mesâfede büyük bir Yahûdî şehriydi. Yedi
kalesi vardı. Hurmalıklarıyla meşhûr, münbit bir vâha'da kurulmuştu.
Hayber, Müslümanlara karşı bir fesâd
ocağı hâline gelmişti. Daha önce Medine'den çıkarılmış olan Yahûdîler de
oraya yerleşmişlerdi. Müslümanlara karşı, müşrik bedevî Arabları harekete
geçiren, Hendek Savaşını hazırlayan bunlardı. Hendek Savaşında, Benî Kurayza
Yahûdîlerine, düşmanla işbirliği yaptıranlar da bunlar olmuştu.
Rasûlullah (s.a.s.) Hayber ahalisiyle
barış yapmak istiyordu. Hudeybiye'den döndükten sonra, Ravâha oğlu Abdullah'ı
Hayber'e gönderdi. Fakat Yahûdîler barış teklifini kabûl etmediler. Onlar,
komşuları Gatafan kabilesiyle birlikte Medine'yi basmak için
hazırlanıyorlardı. Hudeybiye Barış Anlaşması'nın, Müslümanların aleyhine
görünen maddeleri,onlara Müslümanları kuvvetsiz göstermişti. Münâfıklar da
onları savaşa teşvik ediyorlardı.
Gatafan kabîlesi, Müslümanlara karşı
Yahûdîlerle birlikte hareket etmeyi kübûl etmişti. Düşman hazırlığını
tamamlamadan harekete geçmek gerekiyordu. Rasûlullah (s.a.s.), ashâbına:
-"Cihâdı isteyenler bizimle
gelsin" diyerek Hayber üzerine yürüneceğini ilan etti. Hicretin 7'inci
yılı Muharrem ayında 2000 atlı ve 1600 piyâde ile Medine'den çıktı.
Harekâtını düşmana sezdirmeden, üç günde Raci' Vâdisi'ne ulaştı.(276) Burada
ordugâhını kurdu. Böylece Gatafan kabîlesinden, Yahûdîlere gelecek yardımın
yolunu kesmiş oldu.
b) Hayber'in Kuşatılması
Rasûlullah (s.a.s.) düşman üzerine
gece vakti varırsa, hemen baskın yapmaz, sabahı beklerdi.(277) Bu sebeple
geceyi Raci'de geçirdi. Sabah namazını kıldıktan sonra, Hayber üzerine
yürüdü.
Sabahleyin, kazma ve kürekleriyle
işlerine gitmek üzere evlerinden çıkan Yahûdîler, karşılarında Müslüman
ordusunu görünce şaşkınlıkla:
-Muhammed, vallâhi Muhammed ve askeri...
diye bağrıştılar (278), geri dönüp kalelerine kapandılar.
Hayber'de hepsi de gayet sağlam 7 kale
vardı. En kuvvetlisi ise Kamûs kalesiydi. Hepsinde de bol miktarda silah ve
yiyecek vardı. Yahûdîler savaş için hazırlıklıydılar. Bu yüzden Rasûlullah
(s.a.s.)'in sulh teklifini kabûl etmediler.
c) Son Kale ve Fethin tamamlanması
Yirmi gün kadar devâm eden kuşatma ve
savaş sonunda, bütün kaleler birer birer zaptedildi. Sadece Kamûs kalesi
kaldı. Bu kalenin kumandanlığında, Arablarca bin cengâvere bedel sayılan
meşhûr Yahûdî pehlivanı Merhab bulunuyordu. Her gün sıra ile ashabın ileri
gelenlerinin komutasında yapılan hücumlardan bir sonuç alınamamıştı. Nihâyet
Rasûlullah (s.a.s.) bir gün:
-Yarın sancağı bir kişiye vereceğim ki,
Allah Hayber'in fethini O'nun eliyle müyesser kılacak. O kişi Allah ve
Rasûlünü sever, Allah ve Rasûlü de onu sever, buyurdu. Bu yüce şerefin kime
nasib olacağı bilinmediğinden, herkes o gece ümitle sabahlamıştı. Hz. Ali'nin
gözlerinde şiddetli bir ağrı vardı. Bu yüzden hiç kimsenin hatırından O
geçmiyordu. Sabah olunca Hz. Peygamber (s.a.s.):
-Ali nerede? Bana O'nu çağırın, buyurdu.
-Yâ Rasûlallah, gözleri ağrıyor, dediler
ve yederek huzuruna getirdiler.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) duâ edip üfledi.
Hz. Ali'nin gözleri derhal iyileşti, sanki hiç ağrımamış gibi oldu. Sonra
sancağı O'na verdi.(279)
Hz. Ali, Yahûdîleri önce İslâm'a çağırdı;
kabûl etmediler. Sulh teklifine de yanaşmayıp, savaşa devâm ettiler.
İlk önce Merhab kaleden çıktı.
Kahramanlık şiirleri söyleyerek meydan okudu. Karşısına çıkacak er diledi.
O'na karşı bizzât Hz. Ali çıktı, kahramanca dövüşerek bu güçlü Yahûdîyi yere
serdi. Merhab öldürülünce, Yahûdîler fazla dayanamadılar. Ümitsizliğe düşüp
kaleyi teslim ettiler. Böylece Hayber feth edildi; Hz. Ali de Hayber Fâtihi
oldu. Savaş sırasında Yahûdîlerden 93 kişi ölmüştü, Müslümanlar ise 15 şehit
vermişlerdi.
d) Hayber Arâzisi
Savaş sonunda Hayber arâzisi, Müslümanların
eline geçti. Ancak Yahûdîler, bu topraklarda yarıcı olarak çalışmak
istediler; istekleri kabûl edildi. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) her yıl
mahsûl zamanı Ravâhaoğlu Abdullah'ı Hayber'e gönderirdi. Abdullah da mahsûlü
iki eşit kısma böler, yarısını Yahûdîlere bırakır, diğer yarısını da
Medine'ye götürürdü.
Yahûdîler, Hz. Ömer'in hilâfeti zamanına
kadar yerlerinde kaldılar. Hz. Ömer'in hilâfetinde, Arabistan dışına
çıkarıldılar.
e) Hz. Peygamber (s.a.s.)'i Zehirleme
Teşebbüsü
Hz. Peygamber (s.a.s.) fetihden sonra
Hayber'de bir kaç gün daha kaldı. Yahûdîler gördükleri insânî muâmeleye
rağmen, hâince davranışlarından vazgeçmediler. Rasûlullah (s.a.s)'e suikast
yapmayı plânladılar.
Yahûdî reislerinden Hâris kızı Zeynep,
bir ziyâfet hazırladı. Rasûlullah (s.a.s.)'i de bazı arkadaşlarıyla birlikte
yemeğe dâvet etti. Fakat sofraya konulan koyun eti zehirliydi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) durumu ilk lokmada
anladı, çiğnediği parçayı ağzından çıkardı; ashâbına da yememelerini emretti.
Fakat, Berâ oğlu Bişr bir kaç lokma yemişti. Rasulüllah (s.a.s.) bunu niçin
yaptıklarını Yahûdîlere sorduğunda:
-Eğer yalancı isen, senden kurtuluruz,
şayet hak peygamber isen, sana zarar vermez.. diye düşündük, diye, güya
akıllıca bir cevap verdiler.(280)
Zeynep de suçunu inkâr etmedi.
-Babam, amcam, kocam ve kardeşlerim,
hepsi savaşta öldüler. İntikam için yaptım, dedi. Rasûlullah (s.a.s.) şahsına
karşı işlenen suçları affederdi. Bu sebeple Zeynep'i cezâlandırmadı. Ancak
çok geçmeden zehirli etten yiyen Bişr ölünce, Zeynep de kısâs edilerek
öldürülmüştür.(281)
4- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'IN HZ.
SAFİYYE İLE EVLENMESİ
Hayber esirleri arasında, Benî Nadîr
reisi Ahtab oğlu Huyey'in kızı Safiyye de vardı. Safiyye Hz. Harun'un
neslinden olup, annesi de Benî Kurayza reisinin kızıydı. Hayber Yahûdîlerinin
reisi Rabi' oğlu Kinâne ile evlenmişti. Kocası savaşta ölmüş, kendisi esir
düşmüştü. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) O'nu Dihyetü'l-Kelbî'ye vermişti. Ashâb bunu
uygun bulmadılar:
-Hayber reisinin eşi Benî Kurayza ve Benî
Nadîr'in en şerefli hanımının câriye olarak Dihye'ye verilmesi, Yahûdîler
için son derece haysiyet kırıcı olur. Bu sebeple Safiyye'yi ancak sizin
nikâhlamanız uygun olur, dediler.
Rasulüllah (s.a.s.) Dihye'ye başka bir
câriye verdi. Safiyye'yi azâd etti ve onunla evlendi.(282) Böylece O'nun
haysiyet ve şerefini korudu.
5- FEDEK VE VÂDİ'L-KURÂ'NIN
ALINMASI
Fedek, Medine'ye iki günlük mesâfede,
akar suları ve hurmalıkları bol, zengin bir Yahûdî köyü idi. Rasûlullah
(s.a.s.), Hayber'in muhâsarası devam ederken, Fedeklileri, İslâm'a dâvet için
bir elçi gönderdi. Fedekliler, Müslümanlığı kabûl etmediler. Topraklarımız
sizin olsun, biz burada Hayberliler gibi, yarıcı olarak çalışalım, dediler.
İstekleri kabûl edildi.
Vâdi'l-Kurâ ise, Hayber'le Medine
arasında bir çok Yahûdî köyünün bulunduğu bir vâdi idi. Buradaki Yahûdîler de
çevredeki Arap kabîleleriyle anlaşarak, Müslümanlarla savaş için
hazırlanıyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.)
Hayberden dönerken buraya uğrayıp onları
da İslâm'a dâvet etti, kabûl etmediler, Müslümanlara ok yağdırarak savaşı
başlattılar. Dört gün süren çarpışma sonrasında yenik düştüler. Hayber gibi,
elde edecekleri mahsûlün yarısı kendilerinin olmak üzere, yerlerinde
bırakıldılar.
Devâmlı Müslümanlara düşmanlık besleyen
Yahûdîlerin işi böylece tamamlanmış oldu. Müslümanlar Safer ayında Medine'ye
döndüler.
Ele Geçen Arâzi
Müslümanların, düşmandan (kâfirlerden)
savaşarak aldıkları mallara "ganimet" denir. Ganimet malların,
beşte dördü savaşa katılan mücâhidlere paylaştırılır. Beşte biri ise
beytü'l-mâl'e (Devlet Hazinesine) bırakılır.(283) Düşmandan (Kâfirlerden)
savaşmadan barış ve anlaşma yolu ile elde edilen mallara ise "fey"
adı verilir. Fey'in tamamı beyt'ül mâl'e aittir. (284) Rasûlullah (s.a.s.)
hayatta iken, Beytü'l-mâle âit malların tasarrufu O'na âitti.
Bu sebeple savaşsız ele geçen Fedek
arazisinin tamamı ile Hayber ve Vâdi'l-Kurâ topraklarının beşte biri
Rasûlullah (s.a.s.)'ın emrine ayrıldı. Beni Nadîr arâzisi de, daha önce böyle
olmuştu.(285) Hayber ve Vâdi'l-Kurâ'nın kalan arâzîsi, mücâhidlere verildi.
6- HABEŞİSTAN GÖÇMENLERİNİN DÖNÜŞÜ
Habeşistan'a hicret etmiş bulunan
Müslümanların 16 kişilik son kafilesi de, Hayber'in fethi sırasında
döndü.(286) Başlarında Hz. Ali'nin kardeşi Câfer Tayyar vardı. Rasûlullah
(s.a.s.) son derece memnun oldu.
-Hangisine sevineceğimi bilemiyorum,
Hayber'in fethine mi, yoksa Câfer'in gelişine mi? buyurdu.(287) Ganimetlerden
onlara da hisse ayırdı.(288)
7- KÂBE'Yİ ZİYARET (Umretü'l
Kazâ)
(Zilkade 7
H./Mart 629 M.)
"Başladığınız hac ve
umreyi Allah için tamamlayın"
(el-Bakara Sûresi, 196)
Hudeybiye anlaşmasına göre,
Müslümanlar Kâbe'yi bir yıl sonra ziyâret edebileceklerdi. Anlaşma gereğince üç
günden fazla Mekke'de kalamayacaklardı. Mekkeliler de bu esnâda, şehrin
dışına çekileceklerdi.
a) Bir Yıl Önce Edâ Edilemeyen Umre
Anlaşma'dan bir yıl sonra, Rasûlullah
(s.a.s.), Hudeybiye'de bulunan Müslümanların, bir yıl önce edâ edemedikleri
Umre'yi kazâ etmek üzere hazırlanmalarını emretti. Hicretin 7'inci yılı
zilkade ayında (Mart 629) Medine'den hareket edildi. Hudeybiye'de
bulunmayanlardan da katılanlar olduğu için, Kâbe'yi ziyârete gidenlerin
sayısı 2000'i geçti.
Müşrikler, Müslümanların geldiğini
duyunca Mekke'yi boşalttılar. Şehri çevreleyen yüksek tepelere kurdukları
çadırlardan, Müslümanları merakla izlediler.
Müslümanların Mekke'ye girişleri çok
heyecanlı oldu. Hz. Peygamber (s.a.s.) devesi Kasva üzerinde ilerliyor, hep
birden yüksek sesle, "Lebbeyk, Allahümme lebbeyk...."(289) diye
telbiye söylüyorlardı. Uzaktan Kâbe görülünce "Allâhü Ekber, Allâhü
Ekber, Lâilâhe illallâhü vallâhü ekber..."(290) diye tekbir getirmeğe
başladılar. Yıllardan beri hasretini çektikleri Kâbe, işte şimdi karşılarındaydı.
Özellikle muhâcirler, yedi yıllık bir ayrılıştan sonra doğup büyüdükleri
kutsal beldeye girerken ayrı bir heyecân duyuyorlardı.
Kâbe, usûlüne göre tavâf edildi, etrafı
yedi defa dolaşıldı. (291) Safâ ve Merve tepeleri arasında sa'y yapıldı.(292)
Müşriklerin ileri gelenleri, Dâru'n-nedve
önünde toplanmışlar, Müslümanları seyrediyorlardı. Aralarında:
-Medine'nin humması bunları zayıf
düşürmüş.. diye konuşuyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.)
Müslümanların zayıf ve güçsüz
olmadıklarını göstermek istedi. Sağ kolunu ihramın dışında tutup bâzûsunu
şişirdi. Tavafın ilk üç şavtını kısa adımlarla koşarak yaptı. Ashâbına da
böyle yapmalarını emretti.(293) "Bu gün kendini onlara kuvvetli
gösterene Allah rahmet etsin" buyurdu.
Ertesi gün peygamber (s.a.s.) Efendimiz
Kâbe'ye girdi. Öğle vaktine kadar orada kaldı. Kâbe hâlâ putlarla doluydu.
Habeşli Bilal, Kâbe'nin damına çıkarak öğle ezanını okudu. Mekke ufukları
"Allahü Ekber" sedâlarıyla çınladı. Rasûlullah (s.a.s.)'ın
arkasında, cemâatle namazlarını kıldılar.
Daha sonra Müslümanlar tıraş olarak
ihramdan çıktılar. Bir sene önce eda edemedikleri umreyi kazâ etmiş oldular
Rasûlullah (s.a.s.)'in rüyâsı ve ashabına müjdesi de böylece gerçekleşmiş
oldu. Bu sebeple, Hicretten sonra, müslümanların bu ilk Kâbe ziyâretine
"Umretü'l-Kazâ (Kazâ Umresi) adı verilmiştir
b) Kazâ Umresi'nin Mekkeliler
Üzerindeki Tesirleri
Müslümanlar, Hudeybiye Anlaşması uyarınca
üç gün Mekke'de kaldıktan sonra, Medine'ye döndüler. Bu esnâda, müşrikler,
uzaktan uzağa Müslümanların bütün hallerini, davranışlarını merakla ve
dikkatle izlediler. Son derece kibâr ve nâzik,huzûr ve sükûn içinde kardeşçe
geçinen insanlar olduklarını gördüler. Ne içki içip sarhoş olan, ne başkasına
saygısız davranan var. Hepsi edepli, tertemiz, üstün ahlâklı insanlar.
Topluca ibâdet ediyorlar, oturup sohbet ediyorlar, birbirlerini sevip
sayıyorlar, kimseye kötülük etmiyorlar, dâima Allah'a itâat içinde
bulunuyorlar.. Evet, bunlar ne iyi insanlar.
Müslümanların üstün meziyetleri, örnek
davranış ve yaşayışları, Mekkeliler üzerinde büyük tesirler meydana getirdi.
Müslümanlık hakkındaki düşünceleri değişmeye başladı. İçlerinde Müslüman olma
arzusu belirenler bile oldu. Kureyş'in ileri gelenlerinden Velîd oğlu Hâlid,
Âs oğlu Amr,Talha oğlu Osman bunlardandı.
8- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN MEYMÛNE İLE
EVLENMESİ
Hz. Meymûne, Peygamber (s.a.s.)
Efendimizin amcası Abbâs'ın eşi Ümmü'l-Fadl'ın kız kardeşidir. Hâris
el-Hilâliye'nin kızıdır. Önce Amr oğlu Mes'ûd ile evlenmiş, sonra Adüluzza
oğlu Ebû Rahm'in eşi iken dul kalmıştı. Rasûllüllah (s.a.s.)'ın eşleri
arasında bulunmak en büyük emeliydi. Bu yüzden, külfetsiz ve mehirsiz olarak
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in kendisini nikâhlamasını istiyordu.(294) Hz. Abbâs,
dul baldızının isteğini Rasûlullah (s.a.s.)'a iletti. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz,
şeref ve asâletine hürmet ederek, Hz. Meymûne'nin teklifini kabûl buyurdu.
Kaza Umresi esnâsında ihramlı iken nikah edip, ihrâmdan çıktıktan sonra zifâf
oldu.(295)
Hz. Meymûne, Rasûlullah (s.a.s.)'ın
nikâhlandığı son eşidir. Hicretin 51.'inci yılı, hac dönüşünde, Mekke'ye 6
mil mesâfede "Serif" denilen yerde vefât etmiştir.(296)
Teyze Anne Yerindedir
Hz. Hamza'nın küçük kızı Umâme, (veya
Umâre) Mekke'de kalmıştı. Kazâ Umresi'nden Medine'ye dönerken, "amca,
amca" diye Rasûlullah (s.a.s.)'in peşinden koştu. Hz. Ali onu
kucaklayıp:
-Al, amcamızın kızı, diyerek eşi Hz.
Fâtıma'ya verdi. Medine'ye varınca Hz. Ali, Hz. Câfer Tayyar ve Zeyd b.
Harise hepsi de çocuğun bakımının kendilerine verilmesini istemişlerdi. Câfer
Tayyar'ın eşi Esmâ,Ümâme'nin teyzesiydi. Rasûlullah (s.a.s.):
-Teyze, anne yerindedir, buyurdu ve
çocuğun bakımını ona verdi.(297)

(262) Bkz. el-Enbiyâ Sûresi, 107; Sebe' Sûresi, 28; el-A'raf Sûresi,
158; "Benden önceki peygamberler sadece kendi milletlerine
gönderilmişti. Ben ise bütün insanlara, peygamber olarak gönderildim."
(el-Buhârî, 1/86 ve 1/113; Tecrid Tercemesi, 2/204 Hadis No:223)
(263) el-Buhârî, 1/24; Tecrid Tercemesi, 1/62 (Hadis No: 59)
Bu yüzük, Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefâtından sonra, halifelikleri esnâsında
Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman tarafından kullanıldı. Hz. Osman'ın
parmağından Medine'de Eris kuyusuna düştü. Kuyunun suyu tamamen boşaltıldığı
halde bulunamadı. (Abdurrahman Şeref, Zübdetü'l-Kısas, 1/153, İst.
1315)
(264) Zâdü'l-Meâd, 1/60-63; (O devirde Bizans İmparatorlarına
"Kayser", İran Şahinşah-larına "Kisrâ", Habeş krallarına
"Necâşi", Mısır Meliklerine "Mukavkıs", Türk
hükümdarlarına da "Hâkan" denirdi.)
(265) el-Buhârî, 1/6; M. Hamîdullah, el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 109; Tecrid
Tercemesi, 1/16; (Hadis No: 7); ve 12/414; Zâdü'l-Meâd, 3/126
(266) Bkz. el-Buhârî, 1/5-7; Tecrid Tercemesi, 1/14-23 (Hadis
No:7)
(267) Zâdü'l-Meâd, 3/127; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 140; Tecrid Tercemesi,
12/416; İbnül-Esîr, a.g.e., 2/213
(268) el-Buhârî, 1/23,3/225 ve 5/136; Tecrid Tercemesi, 1/61-63 (Hadis No:
58) ve 10/487 ve 12/417
(269) Zâdü'l -Meâd, 3/127; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 100; Tecrid Tercemesi,
12/418-419
(270) Zâdü'l-Meâd, 3/128; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 104; Tecrid Tercemesi,
12/420
(271) Zâdü'l -Meâd, 3/128;el-Vesâiku's-Siyâsiyye,135; Tecrid Tercemesi,
12/422
(272) Zâdü'l -Meâd, 3/129; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 136; Tecrid Tercemesi
12/424
(273) Zâdü'l-Meâd, 3/132-133; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 156; Tecrid
Tercemesi, 12/425
(274) Zâdü'l-Meâd, 3/133; Tecrid Tercemesi, 12/426
(275) Zâdü'l-Meâd, 3/ 133-134;el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 126; Tecrid
Tercemesi, 12/427
(276) Yolda giderken, ashâb, yüksek sesle tekbir getiriyorlardı.
Rasûlüllah (s.a.s.): "Kendinize acıyın, siz ne sağıra, ne de gaibe
sesleniyorsunuz, sizi iyi işiten ve çok yakın olan Allah'a duâ ediyorsunuz. O
her zaman sizinle beraberdir" buyurmuştur. (Buhârî, 5/75; Tecrid
Tercemesi, 10/285, (Hadis No: 1608)
(277) el-Buhârî, 5/73.
(278) el-Buhârî, 5/73; Müslim, 2/1044 (Hadis No: 1428)
(279) el-Buhârî, 5/76; Tecrid Tercemesi, 10/302-303, 1617 numaralı hadisin
izâhı.
(280) el-Buhârî, 4/ 66; Tecrid Tercemesi, 8/531 (Hadis No: 1310)
(281) Tecrid Tercemesi, 8/534; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/219-220
(282) Bkz. el-Buhârî, 1/98 ve 2/1044; Tecrid Tercemesi, 2/248-257 (hadis
No: 241) ve 10/272, 1612 numaralı hadisin izahı; Müslim, 2/1044
(283) el-Enfâl Sûresi, 41
(284) el-Enfâl Sûresi, 1; el-Haşr Sûresi, 6-7
(285) Tecrid Tercemesi, 10/306 ve ll/412-413, 8/273 (Hadis No: 1173)
(286) el-Buhârî, 5/80; Tecrid Tercemesi, 10/295 (Hadis No: 1615)
(287) M. Zihni, el-Hakayık, 1/200; İbn Hişam, 4/3
(288) el-Buhârî, 5/81; Tecrid Tercemesi, 10/301 (Hadis No: 1617)
(289) Rabbım, dâvetine sözüm ve özümle tekrar-tekrar icâbet ettim. Emrine
boyun eğdim. Rabb'ım emrine uymak boynumun borcudur, senin eşin ve ortağın
yoktur. Rabb'ım bütün varlığımla sana yöneldim. Hamd senin, nimet senin, mülk
de senin. Bütün bunlarla eşin ve ortağın yoktur senin.
(290) Allah büyüktür, Allah büyüktür. Allah'tan başka kulluk edilecek hiç
bir ilah yoktur. Allah büyüktür, Allah büyüktür. Hamd O'na mahsustur.
(291) Hacer-i Esved'in bulunduğu köşeden başlayarak, Kâbe'nin etrafını 7
defa dolaşmağa "Tavâf" denir. Her bir devire "şavt" adı
verilir.
(292) Mescid-i Harâm'ın doğusunda, Safa ve Merve adı verilen iki tepe
arasında 4'ü gidiş 3'ü dönüş olmak üzere, 7 defa gidip gelmeğe
"sa'y" denir.
(293) el-Buhârî, 5/86; Tecrid Tercemesi, 10/308
Tavâfın ilk üç şavtında, erkeklerin kısa adımlarla koşarak ve omuzları
silkerek çalımlı ve sür'atli yürümelerine, "remel" denir.
İhrâmlı iken, ridâ denen örtünün bir ucunu sağ koltuğun altından geçirip
sol omuzun üzerine atarak sağ omuz ve kolu, örtünün dışında bırakmağa
"Iztıbâ" adı verilir. Iztıbâ ve remel, peşinden sa'y yapılacak olan
tavaflar da sünnettir.
(294) Nefsini hibe eden Müslüman hanımları, mehirsiz olarak nikâhlaması,
Ahzâb Sûresi'nin 50'inci âyetiyle Rasûlüllah (s.a.s.)'e helâl
kılınmıştır.
(295) el-Buhârî, 5/86; Tecrid Tercemesi 10/309 (Hadis No: 1618)
(296) Tecrid Tercemesi 10/310
(297) el-Buhârî, 5/85; Tecrid Tercemesi, 8/136-139 (Hadis No: 1158); Riyâzüs-Sâlihîn
Tercemesi, 1/365 (Hadis No: 333); Zâdü'l-Meâd, 2/369
|
|
VIII-
HİCRETİN SEKİZİNCİ YILI (629-630 M.)
1- MÛTE SAVAŞI
(Cumâde'l-ûlâ 8 H./Eylül 629 M.)
a) Savaşın Sebebi
Mûte Savaşı, Müslümanlarla Hristiyanlar
(Rumlar ve Hristiyan Araplar) arasında yapılan ilk savaştır. Sebebi,
Rasûlüllah (s.a.s.)'in elçisinin öldürülmesidir.
Rasûlüllah (s.a.s.), İslâm'a dâvet için
hükümdarlara elçilerle mektuplar gönderdiği sırada, Sûriye'de Busrâ (şimdiki
Havran) Emîri Şürahbil'e de Hâris b. Umeyr ile bir mektup göndermişti.
Gassânî Araplarından Şürahbil, Hristiyandı. Bizans'ın himayesinde
bulunuyordu.
Hâris, Şürahbil'e, Kudüs'ün iki konak
güneyinde, bulunan Mûte kasabasında rastladı. Elçi olduğunu söyleyerek Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in mektubunu verdi. Fakat, Şürahbil, devletler arası hukuk
kurallarını çiğnedi, Rasûlüllah (s.a.s.) elçisini öldürttü.
Şimdiye kadar Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
elçilerinden hiçbiri öldürülmemişti. Bir elçinin öldürülmesi, tarih boyunca
bütün toplumlarda insanlığa ve hukuk kurallarına aykırı bir davranış
sayıldığı gibi, gönderene de en büyük hakaret ve meydan okuma demekti. Bu
sebeple Rasûlullah (s.a.s.) üç bin kişilik bir kuvvet hazırlayarak, azadlı
kölesi Hârise oğlu Zeyd'in komutasında yola çıkardı(298) Elçi Umeyr oğlu
Hâris'in şehid edildiği Mûte'ye kadar gidilmesini, Şürahbil ve maiyetinin
İslâm'a dâvet edilmesini, kabûl etmezlerse savaşılmasını emretti.(299)
"Kadınları, çocukları, yaşlıları öldürmeyin. Evleri yıkıp hârap etmeyin,
ağaçları kesip, tahribâtta bulunmayın!" dedi. Orduyu
"Seniyyetü'l-vedâ" denilen ayrılık tepesi'ne kadar uğurlayan Hz.
Peygamber (s.a.s.):
- "Zeyd şehid olursa, komutanlığı
Câfer alsın; Câfer de şehit düşerse, Ravâha oğlu Abdullah komutan
olsun." buyurdu.(300)
b) İki Tarafın Durumu ve Aradaki
Eşitsizlik
Müslüman ordusunun hareketini Şürahbil
duydu. Derhal Lahm, Cüzâm, Kayn, Belkın, Behrâ gibi Hristiyan Arap
kabîlelerinden büyük bir kuvvet hazırladı. Ayrıca durumu Bizans İmparatoruna
bildirerek, ondan da yardım istedi. Böylece Şürahbil, 200 bin kişilik büyük
bir ordu topladı. Bunun 100 bini Rumlardan, 100 bini de Hristiyan Araplardan
meydana gelmişti. (301) İmparator Hirakl de işi önemseyerek, Belkadaki Meab
şehrine kadar geldi.
Müslümanlar, ancak Sûriye topraklarına
girdikten sonra düşmanın gücü ve hazırlıkları hakkında bilgi edinebildiler.
İki taraf arasında gerek sayı, gerek
silah ve teçhizât bakımından korkunç bir fark vardı. Tarihte, iki taraf
arasında böylesine ölçüsüz bir fark görülmemiştir. 200 bin (bazı rivâyetlerde
100 bin) kişilik bir kuvvet karşısında üç bin mücâhid ne yapabilirdi? Fakat,
savaşmadan geri dönülemezdi. Komutan Zeyd, Maan'da, Mücâhidlerin ileri
gelenleriyle toplanıp durumu istişâre etti. Acaba, durumu Rasûlüllah
(s.a.s.)'e bildirip alınacak cevâba göre mi hareket edilmeliydi? Fakat,
Ravâhaoğlu Abdullah bütün tereddütleri giderdi.
- Arkadaşlar, çekindiğimiz şey, ele
geçirmek için yola çıktığımız şeydir, yani şehid olmaktır. Dinimizi yüceltmek
için savaşalım. Yâ şehid, ya gazi olacağız. Bunun ikisi de güzel değil mi
?(302) dedi.
Abdullah'ın konuşması mücâhitlerin
maneviyâtını yükseltti. Hepsi de:
- Ravâhaoğlu doğru söylüyor.
Savaşmalıyız, dediler.
c) Komutanlar Sırayla Şehâdet
Şerbetini İçtiler
İki ordu Mûte'de karşılaştı. Zeyd, sancak
elinde, ileri atıldı. Kahramanca çarpıştı, ölümden yılmadığını gösterdi.
Fakat düşman mızraklarının arasında şehid düşdü.(303)
Zeyd şehid olunca, sancağı hemen Câfer
aldı. Emsâlsiz kahramanlıklar gösterdi. Önce sağ eli kesildi, sancağı sol
eliyle tuttu. Sol eli de kesilince, kollarıyla sancağa sarıldı. Pek çok yara
aldığı halde son nefesine kadar sancağı bırakmadı. Nihâyet o da şehid
oldu.(304)
Câferden sonra sancağı Ravâhaoğlu
Abdullah aldı. O da şiirler söyleyerek, kahramanca savaştı. Vücudu delik
deşik oldu. Sonunda o da şehid oldu.
d) Hâlid b. Velîd'in Üstün Mahâreti
Râvâhaoğlu da şehid olunca, asker
komutansız kaldı, umûmî bir panik başladı. Dağılan askerin kaçışını Velîdoğlu
Hâlid önledi. Mücâhidler, Hâlid'in etrâfında yeniden toplandılar. Hâlid
komutayı aldı, sancak elinde akşama kadar çarpıştı. O gün elinde tam dokuz
kılıç parçalandı.(305) Bu Müslüman olduktan sonra Hâlid'in katıldığı ilk
savaştı.
Gece olunca, Hâlid askeri yeniden
tertipledi. Öndekileri arkaya, arkadakileri öne, sağdakileri sola,
soldakileri sağa aldı. Böylece düşmana, yardım için yeni kuvvetler gelmiş
intibâını verdi. Sabah olunca da ansızın şiddetli bir hücuma geçerek, düşmanı
bozguna uğrattı. Bu fırsattan yararlanarak, askerini ustalıkla geri çekti.
Büyük bir kayba uğramadan Medine'ye döndü. İslâm ordusunu korkunç bir
felâketten kurtardı.
200 bin kişiye karşı yapılan bu çetin
savaşta, Müslümanlar sadece 12 şehid vermişlerdi. Bu durum, komutanların
savaşı çok başarılı idâre etmeleri ve canlarını fedâ etmekten
çekinmemelerinin bir sonucuydu.
e) Rasûlüllah (s.a.s.)'in Medine'den
Savaşı Seyretmesi
Rasûlüllah (s.a.s.) savaşın bütün
safhalarını, Medine'ye henüz hiç bir haber ulaşmadan, ashâbına bildirmişti.
Cenab-ı Hakk, zaman, mekân ve mesâfe
kavramlarını kaldırarak, sevgili Peygamberine savaş meydanını olduğu gibi
göstermişti. Mescid-i Nebî'de minber üzerine oturmuş bulunan Allah Rasûlü
(s.a.s.) gözlerinden yaşlar akarak:
-İşte sancağı Zeyd aldı, Zeyd vuruldu,
şehid düştü. Sonra Câfer aldı, O' da şehid oldu. Sonra Ravâhaoğlu aldı, O 'da
şehid oldu. En sonunda sancağı, Allah'ın kılıçlarından bir kılıç, Velîdoğlu
Hâlid aldı. Allah O'na fethi müyesser kıldı, buyurdu. (306)
Rasûlüllah (s.a.s.), Zeyd, Câfer ve
Abdullah'ın şehid düştüklerini haber verdikçe, her biri için istiğfâr etmiş
ve Cennete girdiklerini de müjdelemişti.(307) Sancağı Hâlid alınca ise:
-Allah'ım, Hâlid senin kılıçlarından bir
kılçtır. Sen O'na nusret ihsan buyur, diye duâ etmişti.(308) Bundan sonra
Hâlid'e "Seyfullah" (Allah'ın kılıcı) denildi.(309)
Câferin şehâdet haberini duyunca, âilesi
feryâda başladılar. Rasûlüllah (s.a.s.)'de son derece üzgündü. Çok sevdiği,
en değerli arkadaşlarını kaybetmişti. Câfer'in âilesini teselli etti.
Acılıdırlar, yemek yapamazlar, diye evine yemek gönderdi.
-Allah Câfer'e, Mûte'de kesilen iki
koluna bedel, iki kanat verdi. O'nu Cennet'te meleklerle birlikte uçuyor
gördüm, diye müjdeledi.(310) Bu sebeple Câfer, bundan sonra Câfer Tayyâr diye
anıldı.
2- ZÂTÜ'S-SELASÎL SAVAŞI
(Cumâde'l-âhir 8 H./629 M.)
Kudâa kabîlesi'nin Uzre ve Belî kolları,
Medine hayvanlarını yağmalamak üzere, Vâdi'l-Kurâ yakınlarında
toplanmışlardı. Rasûlüllah (s.a.s.) durumdan haberdâr olunca, bunların
üzerine Amr b. As (Âs oğlu Amr) komutasında 30'u atlı 300 kişilik bir seriyye
gönderdi. Bunlar arasında Sa'd b. Ebî Vakkas, Üseyd b. Hudayr, Sa'd b. Ubâde,
Sâid b. Zeyd, Âmir b. Rabîa.. gibi ensâr ve muhâcirlerden ileri gelen
kimseler de vardı.
Amr b. Âs. ashâbın büyüklerinden değildi.
Henüz bir yıl kadar önce Müslüman olmuştu. Fakat dedesi Vâil'in annesi Belî
kabîlesinden olduğu için Amr'ın bu kabîle ile ilgisi vardı. Amr, aynı zamanda
savaş usûlünü iyi bilen, son derece zekî bir kimse idi. Bu sebeple Rasûlüllah
(s.a.s.), komutanlığa O'nu seçmişti.
Amr, Vâdi'l-Kurâ civarında Selâsil
suyu'na varınca, düşmanın sayıca üstün olduğunu öğrendi. Burada konaklayarak,
bir haberci ile Rasûlüllah (s.a.s.)'den yardım istedi. Rasûlüllah (s.a.s.)'de
Ebû Ubeyde b. Cerrâh komutasında 200 kişilik ek kuvvet gönderdi. Hz. Ebû
Bekir ve Hz. Ömer de bunlar arasındaydı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Ebû Ubeyde'yi
gönderirken:
- Ayrılığa düşmeyin, işbirliği yapın,
buyurmuştu. Amr b. Âs, Ebû Ubeyde'nin, askerlere imâm olarak namaz
kıldırmasına itirâz etti.
- Sen bana yardıma geldin, kumandan
benim, namazda ben imam olacağım, dedi.
Ebû Ubeyde yumuşak tabiatlı bir zâttı,
hiç itirâz etmedi.
- Yâ Amr, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz,
ihtilâfa düşmememizi emretti. Sen bana uymazsan, ben sana uyarım, telâşa
gerek yok, diye cevâp verdi. Amr bütün Müslümanlara sefer süresince imam olup
namaz kıldırdı. Böylece Hz. Ömer ve Hz. Ebûbekir de Amr'ın idâresine girmiş
oldular. Oysa Rasûlüllah (s.a.s.) Amr'ı ilk 300 kişiye; Ebû Ubeyde'yi de 200
kişiye kumandan tâyin etmişti. Ebû Ubeyde'yi Amr'ın emrine değil, yardımına
göndermişt.(311)
Amr, düşmana yaklaşınca gerekli
tedbirleri aldı. Hava çok soğuk ve sert olduğu halde, gece ateş yakmayı
yasakladı. "Kim ateş yakarsa, onu yaktığı eteşin içine atarım,"
diye tehdit etti. Asker, soğuktan Ebû Bekir ve Ömer'e başvurdular. Hz. Ömer:
- Bu nasıl şey, herkesi soğuktan kıracak
mı? diye Amr'a haber gönderdi. Amr b. Âs:
- Yâ Ömer, sen bana itâatle memûrsun,
İşime karışma, diye , cevâp verdi. Hz. Ebû Bekir de:
Rasûlüllah (s.a.s.) O'nu savaş usûlünü
iyi bildiği için kumandan yaptı. Madem ki kumandan O'dur, işine karışmamak
gerekir, dedi. Böylece gece soğukta geçirildi. Çünkü ateş yakılsaydı, düşman
Müslümanların azlığını öğrenecekti.
Amr, plânını kimseye söylemedi. Sabaha
karşı, alaca karanlıkta ansızın düşman üzerine hücûma geçti ve savaşı kazandı.
Düşman pek çok ganimet bırakarak kaçtı. Ashâb, düşmanın peşini tâkibetmek
istedilerse de Amr buna da izin vermedi. Bir kaç gün orada kalıp etraftaki
ganimet hayvan sürülerini topladıktan sonra, Medine'ye döndü.
Sefer esnâsında Amr b. Âs ihtilâm olmuş,
hava soğuk olduğu için gusletmeyerek teyemmümle namaz kıldırmıştı.(312)
Dönüşte ashâb, Rasûlüllah (s.a.s.)'e, Amr b. Âs'tan:
1- Hava çok soğuk olduğu halde, gece ateş
yaktırmadı,
2- Galip geldiğimiz halde düşmanı tâkip
ettirmedi,
3- Su bulunduğu halde gusletmeyip,
teyemmümle namaz kıldırdı, diye şikâyette bulundular.
Amr bu şikâyetlere karşı:
1- Sayımızın az olduğunu düşman anlamasın
diye ateş yaktırmadım.
2- Yardım için kuvet gönderebileceği
düşüncesiyle düşmanı tâkip ettirmedim.
3- Soğukta yıkanmak tehlikeli olduğu ve
Cenâb-ı Hakk "Elinizle kendinizi tehlikeye atmayın." (ElBakara
Sûresi, l95) "Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size
acımaktadır." (en-Nisâ Sûresi, 29) buyurduğu için gusletmeyip teyemmüm
yaptım, diye cevâp verdi.
Rasûlüllah (s.a.s.) Amr'ın cevâplarını
tebessümle karşıladı. (313)
Amr b. Âs, henüz yeni müslüman olduğu
halde, ashâbın büyüklerinin de bulunduğu bir orduya kumandan tâyin
edilmesinden dolayı gururlanmıştı. Savaşı da kazanarak dönünce, Rasûlüllah
(s.a.s.)'in yanındaki derece ve itibârını öğrenmek istedi. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.)'e:
- En çok kimi seversiniz? diye sordu.
Rasûlüllah (s.a.s.)
Âişe'yi diye cevâp verdi.
- Sonra kimi?
- Âişe'nin babasını, Ebû Bekir'i.
- Sonra kimi?
- Ömer'i.
Amr, en sonraya kendisinin kalacağından
korkarak daha fazla sormaktan vazgeçti.(314)

(298) Orduda ensâr ve muhâcirlerin ileri gelenleri de vardı. Azadlı bir
köle hepsine komutan olmuştu. Bu olay İslâm'daki ehliyet ve eşitlik
uygulamasının canlı örneklerinden biridir.
(299) Tecrid Tercemesi, 10/312
(300) el-Buhârî, 5/87; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/234; Tecrid Tercemesi,
10/313 (Hadis No: 1619)
(301) el-Buhârî, 5/87; İbnü'l-Esîr a.g.e., 2/234-235; Tecrid Tercemesi,
4/541, (Hadis No: 644'ün izâhı).
(302) Zâdü'l-Meâd, 2/375; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/235; İbn Hişâm,
4/17
(303) Zeyd, ilk Müslümanlardandır. Rasûlüllah (s.a.s.) onu çok severdi.
Bedir'den itibâren bütün savaşlarda bulunmuştu. Ashâbdan Kur'ân-ı Kerim'de
ismi geçen, sadece Zeyd'dir. (Ahzâb Sûresi, 37)
(304) Câfer, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın çok sevdiği hâmî amcası Ebû Tâlib'in
büyük oğludur. Hz. Ali'den 10 yaş büyüktür. İkinci Habeşistan hicretinde,
kafileye başkanlık etmiş, Hayber'in fethedildiği gün Medine'ye dönmüştü.
Savaşta 90'dan çok yara almıştır. Bunlardan 50'si ön tarafındaydı.
(el-Buhârî, 5/86-87; Tecrid Tercemesi, 10/313; Hadis No:1619)
(305) el-Buhârî, 5/87; Tecrid Tercemesi, 4/394 ve 10/315
(306) el-Buhârî, 2/72 ve 5/87; Tecrid Tercemesi, 4/391 (Hadis No: 623) ve
10/315; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/237
(307) İbnü'l -Esîr a.g.e., 2/273; Tecrid Tercemesi, 4/393
(308) Tecrid Tercemesi, 10/315
(309) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/238
(310) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/238; M. Zihni Efendi, el-Hakayık, 1/201, İst.
1310
(311) İbn Hişâm,4/272; Zâdü'l-Meâd, 2/378; İbnü'l-Esir, a.g.e.,
2/232
(312) Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf'a göre abdest alan kimselerin teyemmüm
yapana iktidâsı câizdir. İmâm Muhammed'e göre abdestlinin teyemmümlüye uyması
câiz değildir. İhtilâf, halefiyyet su ile topraktan ibâret iki âlet arasında
mıdır? Yoksa Abdest ve teyemmümden ibâret iki temizlik arasında mıdır?
meselesinden doğmaktadır.
Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre, halefiyyet su ile toprak
arasındadır.
İmâm Muhammed'e göre ise, iki temizlik (abdest ve teyemmüm) arasındadır.
Abdestli teyemmümlüye uyarsa, kuvvetli zayıfa binâ edilmiş olur. Oysa imâm
muktediden hâlen ednâ olmamalıdır. Abdest aslî temizlik, teyemmüm ise zarûri
temizliktir. Aslî tahâret yapmış olan kimse zarûri tahâret yapmış olandan
hâlen daha kuvvetlidir. (Bkz. Mehmet Zihni Efendi, Kitabü's-Salat,210-211,
İst. 1326)
(313) Zâdü'l-Meâd, 2/379; Târih-i Din-i İslâm, 3/406
(314) el-Buhârî, 5/113; el-Câmiu's Sagîr Şerhi Feyzü'l-Kadîr, 1/168 (Hadis
No: 205); Târih-i Din-i İslâm, 3/407
|