|
BİRİNCİ KISIM
HZ.MUHAMMED (S.A.S)'İN PEYGAMBERLİKTEN
ÖNCEKİ HAYÂTI
" Biz seni ancak âlemlere
rahmet olarak gönderdik".
(el-Enbiyâ Sûresi, 107)
l- HZ. MUHAMMED (S.A.S)'İN
ÇOCUKLUK DÖNEMİ
1- DOĞUMU:
Hz. Muhammed (s.a.s.) Milâddan sonra 571
senesi, Fil Yılı'nda, 12 Rebiülevvel (20 Nisan) pazartesi gecesi sabaha
karşı, Mekke'nin doğusunda bulunan "Hâşimoğulları Mahallesi"nde,
babasından kendisine mirâs kalan evde doğdu. Arapların takvim başı olarak
kullandıkları "Fil Vak'ası", Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğumundan
52 gün kadar önce olmuştu.(18)
Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine
verdiği ziyâfette çocuğun adını soranlara:
"Muhammed adını verdim. Dilerim ki,
gökte Hakk, yeryüzünde halk, O'nu hayırla yâdetsinler..." cevâbını
verdi. Annesi de "Ahmed" dedi. (Muhammed, üstünlük ve meziyetleri
anılarak çok çok övülüp senâ edilen; Ahmed de Cenab-ı Hakk'ı yüce sıfatları
ile öven, hamdeden kimse demektir.(19) İslâm târihçileri, Peygamberimiz
(s.a.s.)'in doğduğu gece bir takım olağanüstü olayların meydana geldiğini
naklederler. O gece İran Kisrâsı (Hükümdarı)'nın Medâyin şehrindeki sarayının
14 sütûnu yıkılmış, mecûsîlerin İran'da Istahrâbat şehrinde bin yıldan beri
yanmakta olan "ateşgede"leri sönmüş, Sâve (Taberiyye) gölü yere
batmış, bin yıldan beri kurumuş olan Semâve deresi'nin suları taşmış,
mecûsîlerin büyük bilgini Mûdibân korkunç bir rüya görmüş, Kâbe'deki putların
yüz üstü devrildikleri görülmüştü. Gerçekten O'nun doğması ile bütün dünyada
hüküm sürmekte olan cehâlet ve küfür ateşi sönmüş, putperestlik yıkılmış,
zulmün baskısı son bulmuştur.
2- SOYU (NESEBİ)
Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.s.)'in
babası, Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah; annesi ise Vehb'in kızı Âmine'dir.
Babası Abdullah, Kureyş Kabîlesinin Hâşimoğulları kolundan, annesi Âmine ise
Zühreoğulları kolundandır. Her ikisinin soyu, bir kaç batın yukarıda,
"Kilâb"da birleşmektedir. Her ikisi de Mekke'lidir.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz,
Hz.İbrâhim'in büyük oğlu Hz. İsmâil'in neslindendir. Soyu Adnân'a kadar
kesintisiz bellidir.(20) Adnân ile Hz.İsmâil arasındaki batınların sayısında
neseb bilginleri ihtilâf etmişlerdir.(21)
Peygamber (s.a.s.) Efendimizin soyu, çok
temiz ve çok şerefli bir neseb zinciridir. Bir hadisi şerifte Rasûl-i Ekrem
Efendimiz:
"Ben devirden devire, (nesilden
nesile, âileden âileye) seçilerek intikal eden Âdemoğulları soylarının en
temizinden naklolundum, sonunda içinde bulunduğum 'Hâşimoğulları' âilesinden
neş'et ettim", buyurmuştur.(22)
Diğer bir hadisi şerifte bu seçilme işi
şöyle anlatılmıştır.
"Allah, Hz İbrâhim'in oğullarından
Hz. İsmâil'i, İsmâiloğullarından Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından
Kureyşi, Kureyşden Hâşimoğul-larını, Hâşimoğullarından da beni
seçmiştir." (23)
Bir başka hadis-i şerifinde de Rasûl–i
Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah beni, dâima helâl babaların
sulbünden, temiz anaların rahmine naklederek, sonunda babamla annemden ızhâr
etti. Âdem'den, anne-babama gelinceye kadarki nesebim içinde nikâhsız
birleşen olmamıştır". (24)
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in doğumundan iki
ay kadar önce babası Abdullah, Suriye seyâhatinden dönerken Yesrib
(Medine)'de hastalanarak 25 yaşında vefât etmiş ve orada defnedilmişti.
Peygamberimiz (s.a.s.)'e, babasından mirâs olarak beş deve, bir sürü koyun,
doğduğu ev ve künyesi Ümmü Eymen olan Habeşli Bereke adlı bir câriye
kalmıştır.(25)
3- HZ. MUHAMMED (S.A.S.) SÜT ANNE
YANINDA
Başlangıçta çocuğu (3 veya 7 gün) annesi
Âmine emzirdi.(26) Sütü yetmediği için, daha sonra amcası Ebû Leheb'in azatlı
câriyesi Süveybe tarafından emzirildi.(27)
Fakat Hz. Muhammed (s.a.s.)'in
devamlı süt annesi Hevâzin Kabîlesinin Sa'doğlulları kolundan Halîme oldu.
Mekke'nin havası ağır olduğu için,
Mekkeliler yeni doğan çocuklarını çölden gelen süt annelere verirlerdi. Çöl
ikliminde çocuklar hem daha gürbüz yetişiyor, hem de bozulmamış (fasih)
Arapça öğreniyorlardı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'de bu âdete göre süt annesi
Halîme'ye verildi. Halîme, yetim bir çocuğu emzirmenin kârlı bir iş
olmayacağı düşüncesiyle, başlangıçta tereddüt göstermişse de, daha sonra bu
çocuğun evlerine uğur ve bereket getirdiğini görmüş ve O'nu öz çocuklarından
daha çok sevmiştir. Süt kardeşi Şeyma da bakımında annesine yardımcı
olmuştur.(28)
Hz.Muhammed (s.a.s.) süt annesi ve süt
kardeşleri ile sonraki yıllarda dâima ilgilenmiştir. Halîme kendisini
ziyârete geldiği zaman onu "anacığım" diyerek karşılamış, altına
elbisesini yayarak, saygı göstermiştir.(29)
Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşına kadar,
süt annesinin yanında çölde kaldı. Dört yaşında Halîme çocuğu Mekke'ye
götürerek annesine teslim etti. İslâm târihçileri, bu esnada "şakk-ı
sadr" (göğüs açma) olayının meydana geldiğini, çocukta görülen bu gibi
olağanüstü hallerin Halîme'yi endişelendirdiğini, bu yüzden çocuğu annesine
teslime mecbûr kaldığını naklederler.(30)
4- MEDİNE ZİYÂRETİ
Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşından altı
yaşına kadar, öz annesi Âmine ile kaldı, O'nun şefkat ve ihtimâmı ile yetişip
büyüdü. Altı yaşında iken, babasının Medine'de bulunan kabrini ziyâret etmek
üzere, annesi ve sadık hizmetçileri Ümmü Eymen'le beraber Medine'ye gittiler.
Medine'deki akrabaları Neccâroğullarında bir ay kadar misâfir kaldılar.
Dönüşte, Medine'nin 23 mil güneyinde Ebvâ Köyü'nde Âmine hastalandı.(31)
Henüz doğmadan babasından yetim kalmış olan Hz. Muhammed (s.a.s.) altı
yaşında iken annesinden de öksüz kalıyordu. Bu acıyı bütün varlığı ile
hisseden anne, oğlunu şefkat dolu gözlerle süzdü. Bağrına basıp uzun uzun
öptü. Masûm yüzüne bakarak
"Her yeni eskiyecek, her fâni yok
olup gidecek,
Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem,
Namımı ebedi kılacak hayırlı bir halef
bırakıyorum..." anlamına bir şiir söyledi. Bu sözlerden sonra vefât
etti.(32)
Annesinin ölümünden sonra çocuğu Ümmü
Eymen Mekke'ye götürüp dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti.
Altı yaşından sekiz yaşına kadar, çocuğa
dedesi Abdülmuttalib baktı. Abdülmuttalib seksen yaşını geçmiş bir ihtiyârdı.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz sekiz yaşında iken dedesi de öldü. Ölürken, on
oğlu içinden Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimizin yetiştirilmesini, öz amcası
Ebû Tâlib'e bıraktı.(33/1)
Yıllar sonra, Hicret'in 6'ıncı yılı
Hudeybiye Barışı dönüşünde Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, annesinin kabrini
ziyâret edip, teessürle gözyaşı döktü.
Annemin bana olan şefkatini
hatırlayarak ağladım, buyurdu. (33/2)
BİR GECE
Ondört asır evvel, yine böyle bir
geceydi,
Kumdan, ayın ondördü bir Öksüz çıkıverdi!
Lâkin, o ne hüsrândı ki: Hissetmedi
gözler;
Kaç bin senedir, halbuki bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî
Bir kerre, zuhûr ettiği çöl, en sapa
yerdi.
Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o
zamanlar.,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri
yerdi!
Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin.
Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika
derdi.
Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki
Öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı O
Mâsum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi,
geberdi!
Âlemlere rahmetti, evet, şer–i mübîni,
Şehbâlini, adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, O'nun vergisidir hep;
Medyûn O'na cem'iyyeti, medyûn O'na
ferdi.
Medyûndur O mâsûm'a bütün bir
beşeriyyet...
Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.
Mehmed Âkif ERSOY

(18) Siyer ve İslâm
Târihi müellifleri, Rasûlüllah (s.a.s.)'in doğumunun Rebiülevvel ayında bir
pazartesi günü sabaha karşı olduğunda genellikle ittifak etmişlerse de, ayın
kaçıncı günü olduğu konusunda birleşememişlerdir.
Rasûlüllah (s.a.s.) 1
Rebiülevvel 11 H./27 Mayıs 632 M. târihine rastlayan Pazartesi günü öğleden
sonra vefât etmiştir. (Bkz. Tecrid Tercemesi,9/298 ve 11/5-6) Sahih
hadislerde, Peygamber (s.a.s.) Efendimiz'in 63 yaşında vefât ettiği
belirtilmiştir (Bkz. Tecrid Tercemesi, 9/298, Hadis No. 1442 ve 11/33, Hadis
No.1671)
Rasûlüllah (s.a.s.)'in,
Hz. Mâriye'den olan oğlu İbrâhim'in vefât ettiği gün, güneş tutulmuştu. (Bkz.
Buhârî, 2/29-30; Tecrid Tercemesi, 3/428, Hadis No. 547) Mısır'lı Muhammed
Felekî Paşa, yaptığı hesaplama ve araştırma sonucu, bu tutulma olayının,
Milâdi 632 yılının 7 Ocak günü saat 8.30'a rastladığını tesbit etmiştir.
Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefâtı, 1 Rebiülevvel 11 H/27 Mayıs 632 M. Pazartesi
günü olduğuna göre, Muhammed Felekî Paşa bu tarihten 63 kameri yıl geri
giderek, Rasûlüllah (s.a.s.)'in doğumunun 9 Rebiülevvel/20 Nisan 571 veya 2
Rebiülevvel/13 Nisan 571 pazartesi olması gerektiği sonucuna varmıştır. (Bkz.
Asr-ı Saadet 1/191).
(19) Peygamberimizin en
meşhûr ve Kur'an-ı Kerim'de geçen isimleri; "Muhammed" ve
"Ahmed"dir. Muhammed (s.a.s.) ismi Kur'ân-ı Kerîm'de 4 yerde (Âl-i
İmrân Sûresi 144, Ahzâb Sûresi 40, Muhammed Sûresi 2 ve Fetih Sûresi 19);
Ahmed ismi ise 1 yerde (Saf Sûresi, 6) geçmektedir.
Fetih Sûresinde bu ism–i
şerif, ayrıca "Rasûlüllah" olarak vasıflanmıştır. Saf Sûresinin 6.
âyetinde ise:
"Meryem oğlu İsâ: Ey
İsrâiloğulları! Doğrusu ben, benden önce indirilen Tevrât'ı tasdik edici,
benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygemberi de müjdeleyici
olarak, Allah'ın size gönderilmiş bir peygemberiyim demişti..."
buyrulmuştur.
Bu ayet-i celilede Hz.
İsâ'nın, kendinden sonra "Ahmed" adında bir peygamberin geleceğini
müjdelediği bildirilmektedir.
Bugün elimizde, Hz. İsâ'ya
indirilen İncil'in orjinal nüshası bulunmayıp, ondan çok sonraki târihlerde
kaleme alınmış muharref nüshalar bulunduğundan Hz. İsâ tarafından verilen bu
müjdenin aslını bugünkü İncillerde aynen bulmak mümkün olmamaktadır. Ancak Yunanca'dan
Türkçe'ye çevrilen Yuhanna İncili'nin 14. babı'nın 26 âyeti şöyledir:
"Baba'dan size
göndereceğim "Tesellici", "Babadan çıkan hakikat Ruhu geldiği
zaman benim için o şehâdet edecektir."
Burada geçen
"Tesellici" kelimesi, İncilin Yunancasında "Faraklit"
dir. İncil'in eski Arapça tercemelerinde bu kelime "Hammâd" veya
"Hâmid" olarak terceme edilmiştir. Nitekim bir kısım Hıristiyan
bilginleri de bu kelimeyi "Hammâd, yani çok hamd eden kimse olarak
açıklamışlardır ki aşağı yukarı "Ahmed" anlamındadır.
İncil'deki
"Faraklit" kelimesini "Tesellici" diye terceme etmiş de
olsalar, Hz. İsâ ile Hz. Muhammed (s.a.s.) arasında bilinen bir peygamber
bulunmadığına ve günümüze kadar da zuhûr etmediğine göre, Hz. İsâ'nın
gönderileceğini bildirdiği "Tesellici" veya "Faraklit"
Rasûlüllah (s.a.s.) den başka kim olabilir? (Bkz. Tecrid Tercemesi,
9/291-293, Hadis No: 1439 ve izâhı.)
Buhârî'nin Cübeyr b.
Mut'ım'den rivâyetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s)'in eski kutsal kitaplarda,
eski ümmetlerce bilinen üç adı daha vardır: Mâhi, Hâşir, Âkıb. Bu konuda
şöyle buyurmuştur:
"Bana âit beş
yüce isim vardır. Ben Muhammed ve Ahmed'im. Ben Mâhi'yim, ki Allah benim
(nübüvvetim)le küfrü izâle edecektir. Ben Hâşir'im ki (kıyamet gününde)
insanlar benim ardımdan haşrolunacaklardır. Ben Âkib'im, Çünkü peygamberlerin
sonuyum. (Buhârî 4/11;Tecrid Tercemesi, 9/291, Hadis No: 1439; Müslim,
4/1827, Hadis No: 2354. Rasûlüllah (s.a.s.)'in diğer isimleri için bkz.
Tecrid Tercemesi, 9/291-294 ve 10/43)
(20) Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in Adnân'a kadar kesintisiz bilinen nesebi sırasıyla şöyledir:
Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim, Abdümenâf, Kusayy, Kilâb, Mürre, Kâab, Lüey,
Galib, Fihr (Kureyş), Mâlik, en-Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike, İlyâs, Mudar,
Nizâr, Meadd, Adnân, (el-Buhârî, 4/238; İbn Hişâm, 1/1-2)
Annesinin nesebi de
şöyledir: Vehb, Abdümenâf, Zühre, Kilâb, Mürre... Görüldüğü üzere her iki
tarafın nesebi Kilâb'da birleşmektedir. (İbn Hişam, 1/115)
(21) Aynî, Umdetü'l-Karî,
8/54; Tecrid Tercemesi, 10/43; Asr-ı Saâdet, 1/178-179
(22) El-Buhârî, 4/166;
Tecrid Tercemesi, 9/316 (Hadis No: 1454) ve 10/44
(23) Müslim, 4/1782 (
Hadis No: 2276); Tirmizi, 5/583 (Hadis No: 3605); Tecrid Tercemesi 10/44
(24) Bkz. İbn Kesir,
el-Bidâye ve'n-Nihâye, 2/255-256, Tecrid Tercemesi, 10/44;
Târih-i Din-i İslâm, 2/5
(25) Asr-ı Saâdet, 1/187
(26) Târih-i Din-i İslâm,
2/16
(27) İbnü'l-Esir,
el-Kâmil, 1/459; İbn Sa'd, Tabakat 1/108
(28) İbnü'l-Esir, a.g.e.,
1/460
(29) Mansur Ali Nâsıf,
et-Tâc, 5/6, Kahire, 1382/ 1962 (Ebû Dâvud'dan)
(30) Bkz. İbn Hişâm, 1/174;
İbnü'l-Esîr, a.g.e., 461-462; Hamîdullah, İslâm Peygamberi 1/40
Rasûlüllah (s.a.s.)'in
hayatında şakk-ı sadr olayı bir kaç defa olmuştur. İlki, süt annesi
Halîme'nin yanında iken meydana gelmiştir. Melekler, göğsünü açıp, "işte
şeytanın sendeki nasibi" diyerek bir pıhtı çıkarıp atmışlardır. (Müslim,
1/147 K. İmân B. 74, Hadis No: 261). İlk vahyin gelişinden önce de, vahyin
ağırlığına dayanabilmisi için, şakk-ı sadr olayının tekrarlandığı rivâyet
edilmiştir. Mirâc mucize'sinden önce de Cebrâil (a.s.) Rasûlüllah (s.a.s.)'in
göğsünü açıp "zemzem suyu" ile yıkadıktan sonra imân ve hikmet
doldurmuştur. (Tecrid Tercemesi, 2/227, Hadis No: 227 ve izâhı)
(31) İbn Hişâm, 1/177;
Tecrid Tercemesi, 4/699
(32) Târih-i Din-i İslâm,
2/23; Tecrid Tercemesi, 2/699
(33/1) Abdülmuttalib'in
çeşitli zevcelerinden 10 oğlu ve 6 kızı vardı. Bunlar içinde Hz. Ali'nin
babası Ebû Tâlib ile Peygamberimiz (s.a.s)'in babası Abdullah ana baba bir
kardeşti. (Asr-ı Saâdet 1/ 197; Târihi-i Din-i İslâm, 2/27)
Oğulları: Abbâs, Hamza,
Abdullah, Ebû Tâlib (asıl adı Abdimenâf) Zübeyr, Hâris, Hacl, Mukavvim,
Dırar, Ebû Leheb (asıl adı Abduluzza) dır. Kızları ise: Safiyye, Ümmü Hakim
el- Beyda, Âtike, Ümeyme, Eravâ, Berre. (İbn Hişâm, 1/113)
(33/2) İbn Sa'd,
et-Tabakat, 1/116-117; Tecrid Tercemesi, 4/683
Kelime Açıklamaları:
Hasrân: Sapıklık,
aldanma-Mamûre-i dünya: Dünyada insanların yaşadığı yerler, kalkınmış
ülkeler-Beter: daha kötü-Beşer: İnsan cinsi, bütün insanlar-Dişsiz: (burada)
güçsüz, zayıf, kimsesiz-Fevza: Kargaşa, anarşi-Âfak: Ufuklar-Ufuk: Uzaklara
bakıldığında yeryüzünün gökyüzüyle birleşmiş gibi görünen yeri-Zemin:
Yeryüzü. Şark: Doğu ülkeleri-Tefrika: Fikir ayrılığı-Nefha: Üfürme-Mâsûm:
Günahsız-Hamle: Atılma, saldırma-Kayser: Bizans imparatorlarına verilen
ünvan-Kisrâ: İran hükümdarlarına verilen ünvan-Acz: Güçsüzlük- Zevâl: Yok
olma-Şer'i mübin: İslâm dini-Şehbal: kanat, kanattaki uzun tüyler-Adl:
adalet-Medyûn: Borçlu-Beşeriyyet: İnsanlık-Mahşer: Kıyâmette insanların
toplanacağı yer-Haşretmek: Kıyâmet günü insanları dirildikten sonra mahşerde
toplamak.
|
|
II- HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN GENÇLİK DÖNEMİ
1- EBÛ TÂLİB'İN HİMÂYESİ
Peygamberimizin hayâtının sekiz yaşından
yirmibeş yaşına kadar olan dönemine "gençlik devresi" denilir. Bu
devrede Rasûlullah (s.a.s.) amcası Ebû Tâlib'in yanında, onun himâyesi
altında bulunmuştur.
Ebû Tâlib, zeki ve âlicenâb bir zâtdı.
Zengin olmamakla beraber, asâleti ve âlicenâplığı sebebiyle herkesten saygı
görüyordu. Yeğeni Hz. Muhammed'i çok seviyor, hiç yanından ayırmıyordu.
2- SEYÂHATLERi
a) Şam Seyâhati
Mekke iklimi zirâate elverişli
olmadığından, Mekkeliler ticâretle uğraşırlar, çocuklarını da ticârete
alıştırırlardı. Ticâret için kervanlarla, yazın Şam'a, kışın Yemen'e seyâhet
ederlerdi. Ebû Tâlip de diğer Mekkeliler gibi kervan ticâreti yapıyordu. Bir
defasında Şam'a giderken, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e amcasından ayrılmak zor
geldi; kendisini de yanında götürmesini istedi. Ebû Tâlib çok sevdiği
yeğenini kırmadı. O'nu da kafileyle beraberinde götürdü. Bu esnâda henüz
oniki yaşındaydı.
Şam'ın 90 km. kadar güneyinde Busrâ (Eski
Şam) denilen kasabada "Bahîra" adında bir Hıristiyan râhibi vardı.
Kasabaya uğrayan kervanlarla hiç ilgilenmediği halde, Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in içinde bulunduğu kervanı karşılayarak bütün kafileye bir ziyâfet
verdi. Bahîra okuduğu kutsal kitaplardan edindiği bilgilerle, Hz Muhammed
(s.a.s.)'in simâsından, O'nun istikbâlini sezmişti. O'nunla konuştu. Sorular
sordu. Aldığı cevâplar, kanâatini kuvvetlendirdi. Şam yolculuğunun bu çocuk
için tehlikeli olacağını düşündü. Ebû Tâlib'e:
-"Bu çocuk son Peygamber olacaktır.
Şam Yahûdîleri içinde O'nun alâmet ve vasıflarını bilen kâhinler vardır.
Tanırlarsa, ihânet ve kötülüklerinden korkulur. Bu çocuğu Şam'a
götürmeyiniz..."dedi. Bu sözler üzerine Ebû Tâlib Şam'a gitmekten
vazgeçti. Alışverişini burada bitirip, geri döndü.(34)
Son Peygamberin geleceği ve O'nun bir çok
vasıfları Tevrât ve İncil'de bildirilmişti. Bu sebeple, Yahûdî ve Hristiyan
bilginleri, O'nun alâmetlerini ve vasıflarını biliyorlardı. Hicretten sonra
Müslüman olan Medineli Yahûdi âlimi Abdullah İbn Selâm'ın "Tevrat'ta Hz.
Muhammed (s.a.s.) ve Hz. İsa (a.s.)'ın sıfatları vardır" dediğini,
"Kütüb-i Sitte" denilen altı güvenilir hadis kitabından Tirmizi'nin
es-Sünen'inde rivâyet edilmiştir."(35)
Gülünç Bir İddiâ
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in 12 yaşında
yaptığı bu seyâhatta râhip Bahîra ile görüşmesini, bazı Hıristiyan yazarlar,
Hıristiyanlığın bir zaferi gibi göstermek istemişler, Peygamberimiz
(s.a.s.)'in bütün dinî esasları bu râhipten öğrendiğini iddia etmişlerdir.
Bu iddia son derece gülünç ve
tutarsızdır. Oniki yaşındaki bir çocuğun, İslâm gibi mükemmel bir dinin
esaslarını bir kaç saatlik görüşme esnâsında öğrenmesi mümkün değildir. Bu
râhip bu esasları bilseydi, kendisi tebliğ ederdi. Eğer burada böyle bir konu
konuşulsaydı, kafilenin gözü önünde yapılan bu konuşma ağızdan ağıza
yayılırdı. Peygamberliğini ilân ettiği zaman inanmayanlar, "bunlar
Bahîra'nın sözleri" demezler miydi? Üstelik İslâmiyet, Hıristiyanların
"teslis" (üçlü tanrı sistemi) inancını tamâmen reddetmiş
"Tevhid inancını" getirmiştir. Görüldüğü üzere, bu iddia son derece
çürük ve çirkin bir iftirâdan başka bir şey değildir.
b) Yemen Seyâhati
Hz. Muhammed (s.a.s.) 17 yaşında iken de,
diğer bir ticâret kafilesi ile amcalarından Zübeyr ve Abbâs'la birlikte
Yemen'e gidip gelmiştir.(36)
3- FİCÂR SAVAŞINA KATILMASI
Müslümanlıktan önce (Câhiliyet Döneminde)
Araplar arasında iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnızca "Eşhür-i
hurum" denilen dört ayda savaşmak haram sayılırdı. Bu dört ayda
(Zilka'de, Zilhicce, Muharrem, Receb) savaş yapılacak olursa fâcirane
sayıldığı için buna "Ficâr Savaşı" denirdi.
Kureyş kabîlesi ile Hevâzin kabîlesi
arasında kan davası yüzünden bir savaş başlamış, dört yıl sürmüştü. Savaş,
kan dökülmesi haram olan aylarda da devâm ettiği için "Ficâr
Savaşı" denildi.
Peygamberimiz (s.a.s.) yirmi yaşlarında
iken bu savaşa amcaları ile birlikte katıldı. Fakat kimseye ok atmamış,
kimsenin kanını dökmemiştir. Sâdece karşı taraftan atılan okları toplayıp,
amcalarına vermiştir.(37)
4- HILFU'L-FUDÛL CEMİYETİNDE ÜYELİĞİ
Uzun süren Ficâr savaşı esnâsında
Mekke'de âsâyiş bozulmuş, can ve mal güvenliği kalmamıştı. Özellikle
dışarıdan mal getiren yabancıların malları yağmalanıyordu.
Vâil oğlu Âs, Mekke'ye gelen Yemen'li bir
tâcirin bütün malını gasbetmiş, haksız olarak elinden almıştı. Yemen'li, Ebû
Kubeys dağına çıkarak uğradığı haksızlığa karşı, bütün kabîleleri yardıma
çağırdı. Yemenlinin bu feryâdı üzerine Peygamberimiz (s.a.s.)'in amcası
Zübeyr, Kureyşin bütün ileri gelenlerini çağırdı. Hâşimoğulları,
Zühreoğulları, Esedoğulları, Temimoğulları, Abdülluzzaoğulları, Zübeyrin
dâvetine icâbet ederek, Beni Temîm'den Cüd'ân oğlu Abdullah'ın evinde
toplandılar."Mekke'de zulmü önlemeğe yerli-yabancı hiç kimseye karşı
haksızlık ettirmemeğe" karar verdiler. Haksızlığa uğrayan kimselere
yardım edeceklerine yemin ettiler. Yemenlinin hakkını Âs'tan alıp geri
verdiler. Mekke'de âsâyişi yoluna koydular.
Vaktiyle, Cürhümîler zamanında Fadl b.
Hâris,, Fudayl b. Vedâa ve Mufaddal b. Fedâle isimlerinde üç kabîle başkanı,
kabîleleri ile toplanarak,"Mekke'de zulme meydan vermeyeceğiz,
zayıfların hakkını adâlet üzere alacağız..."(38) diye yemin etmişlerdi.
Onların bu yeminlerine "Hılfu'l-fudûl" (Fadılllar yemini)
denilmişti. Cüd'ân oğlu Abdullah'ın evinde aynı konuda yapılan yemine de bu
sebeple "Hılfu'l-fudûl" denildi.
Peygamberimiz (s.a.s.) 20 yaşında iken bu
toplantıda amcaları ile beraber üye olarak bulundu. Bu cemiyetin
çalışmalarından son derece memnun kaldığını Peygamberliğinden sonra:
"İslâm'da da böyle bir cemiyete cağrılsam, yine icâbet ederim",
sözleriyle ifâde etmiştir.(39)

(34) Bkz. et-Tirmizi, es-Sünen, 5/590-591 (Hadis No: 3620); İbn Hişâm,
1/91-194; İbnü'l-Esîr,a.g.e., 2/37
(35) et-Tirmizi, 5/588, (Hadis No:3617)
(36) Târih-i Din-i İslâm, 2/33
(37) İbn Hişâm, 1/198
(38) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/41
(39) İbn Hişâm 141-142; Tarih-i Din-i İslâm, 2/ 36; Tecrid Tercemesi,
7/101
|
|
III- HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN EVLİLİK DÖNEMİ
1- TİCÂRET HAYÂTI
Bütün Mekke'liler gibi Hz. Muhammed
(s.a.s.) de amcasıyle birlikte ticâret yapıyordu. Gerek çocukluğunda, gerekse
ticâret hayâtında, dürüstlüğü ile tanınmıştı. Sözünde durmadığı, yalan
söylediği, başkalarına zarar verecek bir davranışta bulunduğu, bir kimseyi
incittiği asla görülmemiş; dürüstlüğü dillere destan olmuştu. Bu yüzden Mekke'liler
O'na "el-Emîn" (her konuda güvenilir kişi) diyorlardı. O'nun bu
yüksek ahlâkını öğrenen Kureyşin zengin kadınlarından Hatice, kendisine
sermâye vererek ticâret ortaklığı teklif etti. Böylece Peygamber (s.a.s.) ile
Hatice arasında ticâret ortaklığı başladı.
2- HZ. HATİCE İLE EVLENMESİ
Kureyşin Esed oğulları kolundan Huveylid
kızı Hatice zeki, dirâyetli, şeref ve asâlet sâhibi, 39-40 yaşlarında zengin
ve güzel bir hanımdı. Daha önce iki defa evlenmiş ve dul kalmıştı. Kureyşin
ileri gelenlerinden pek çok isteyenler olmuş, fakat hiç biri ile
evlenmemişti. Güvendiği kimselere sermâye vererek ticâret ortaklığı yapıyor,
böylece servetini artırıyordu. Yüksek ahlâk ve âli-cenâblığı sebebiyle,
kendisine Müslümanlıktan önce "Tâhire" denildiği gibi, sonra da
"Haticetü'l-Kübra" denilmiştir.
Hz. Hatice bir ticâret kafilesiyle
Peygamberimiz (s.a.s.)'i Şam'a gönderdi. Kölesi Meysere'yi de hizmetine
verdi. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.) Şam'a kadar gitmedi; malları Busra'da
satarak geri döndü. Çünkü Bahîra'nın ölümünden sonra yerine geçen Râhip
Nestûra da, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Şam'a gitmesini uygun bulmamıştı.(40)
Üç ay kadar sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.)
beklenilenin çok üzerinde kazanç elde ederek döndü. Hz. Hatice, bu büyük
insanın emniyet, dürüstlük ve gayretine hayran oldu. Daha sonra araya
vasıtalar girdi; evlenmeleri kararlaştırıldı. Bu esnâda Hz.Muhammed (s.a.s.)
25, Hz Hatice ise 40 yaşlarındaydı.(41)
Nikâh, Hatice'nin amcazâdesi, Varaka oğlu
Nevfel tarafından Hz. Hatice'nin evinde kıyıldı. Ebû Tâlib ile Varaka birer
hitâbede bulunarak, her iki âilenin üstünlük ve meziyetlerini dile
getirdiler.(42) Esâsen, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Hatice'nin nesebleri
Kusayy'da birleşir. Hz. Hatice'ye 20 dişi deve mehir verildi.(43) Nikâhtan
sonra develer kesilerek dâvetlilere ziyâfet çekildi.
Evlenmelerinden sonra, Hz. Muhammed
(s.a.s.), Hz. Hatice'nin evine geçti. Örnek ve mutlu bir âile yuvası
kurdular. Hz. Hatice, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e derin bir saygı ve sevgi ile
bağlıydı. Peygamberliğinden önce olduğu gibi, Peygamberlik devrinde de en
büyük yardımcısı oldu. Yüksek ve eşsiz ruhlu bir hanım olduğunu gösterdi.
Peygamberimiz (s.a.s.)'de ondan son
derece memnundu. O devirde çok evlilik âdet olduğu ve bir çok teklifler
aldığı ve aralarında yaş farkı da bulunduğu halde, onun üzerine evlenmedi;
ölümünden sonra da onu hep hayırla andı.
3- HZ. PEYGAMBER (S.A.S)'İN ÇOCUKLARI
Peygamberimiz (s.a.s.)'in Hz. Hatice'den
ikisi erkek, dördü kız olmak üzere sırasıyla, Kaasım, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü
Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah adlarında altı çocuğu oldu. Arablarda ilk çocuğun
adı ile künyelendirme âdet olduğundan Hz.Peygamber (s.a.s.)'e de
"Ebü'l-Kaasım" denildi. Kaasım ile Abdullah küçük yaşta öldüler.
Kızları büyüdüler. Fakat Fâtıma'dan başka hepsi de babalarından önce vefât
ettiler. Yalnız Fâtıma, Peygamber (s.a.s.)'in vefâtından sonra altı ay daha
yaşadı.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s), kızlarının en
büyüğü Zeyneb'i Ebu'l-Âs ile evlendirdi. Ebü'l Âs, Müslüman olmadığı için,
Zeyneb'in hicretine izin vermemişti. Bedir Savaşında esir düştü. Zeyneb'i
Medine'ye göndermek şartı ile serbest bırakıldı. Daha sonra Müslüman olarak
Medine'ye geldi. Zeyneb'i tekrar aldı.(44)
Rukiyye ile Ümmü Gülsüm'ü, amcası Ebû
Leheb'in oğullarından Utbe ve Uteybe ile evlendirmişti. İslâmiyetten sonra
Ebû Leheb, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e olan düşmanlığı sebebiyle oğullarına
eşlerini boşamaları için baskı yaptı. Onlar boşadıktan sonra, Rasûlullah
(s.a.s.) Rukiyye'yi Hz. Osman'la evlendirdi. Rukiyye'nin ölümünden sonra da
Ümmü Gülsüm'ü nikâhladı. Bu yüzden Hz. Osman'a "iki nûr sâhibi"
anlamına "Zi'n-nûreyn" denildi.
En küçük kızı Fâtıma'yı ise Hz. Ali ile
evlendirdi. Hasan ve Hüseyin, Hz. Fâtıma'nın çocuklarıdır. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.)'in nesli, Hz. Fâtıma ile devâm etmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in Mısırlı eşi
Mâriye'den de İbrâhim adlı bir oğlu olmuş, fakat Hicretin 10'uncu yılında
henüz iki yaşına girmeden ölmüştür.
4- KÂBE'NİN TÂMİRİNDE HAKEMLİĞİ
(605 M.)
Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil tarafından
yapılmış olan Kâbe, geçen uzun asırlar içinde yağmur ve sel suları ile
harabolmuş, tâmir edilmesi gerekmişti.
Kureyşliler, Kâbe binasını yıkarak,
yeniden yapmaya karar verdiler. Yardımlar toplandı, gerekli malzeme temin
edildi. Hz. İbrâhim'in yaptığı temele kadar yıkarak, duvarları yeniden örmeğe
başladılar. Ancak; "Hacer-i Esved"i yerine koyma sırası gelince
anlaşamadılar. Kureyş'in bütün kolları, bu şerefin kendilerine âit olmasını
istiyordu. Anlaşmazlık dört gün sürdü, kan dökülmek üzereydi ki,(45)
Kureyş'in en ihtiyarı Ebû Ümeyye veya Huzeyfe b. Muğîre"Harem kapısından
ilk girecek zâtın hakem yapılarak, onun vereceği karara uyulmasını"
teklif etti.(46) Bu teklif kabul edildi. Az sonra kapıdan Hz. Muhammed
(s.a.s) girmişti. Buna o kadar sevindiler ki, "el-Emîn, el-Emîn, O'nun
hakemliğine râzıyız..." diye bağrıştılar.Yanlarına gelince, durumu
anlattılar.
Hz. Muhammed (s.a.s.), üzerine Hacer-i
Esved-i koyduğu yaygının uçlarını Kureyşin ulularına tutturdu; hep berâber,
konulacağı yere kadar taşıdılar. Hz. Peygamber (s.a.s.)'de taşı alıp yerine
yerleştirdi. Anlaşmazlığın bu şekilde çözümlenmesi herkesi memnûn etti.
Böylece büyük bir felâket önlenmiş oldu.(47)
Bu olay, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in zekâ ve
dirâyeti yanında, O'nun Mekkeliler arasındaki sonsuz itibâr ve güvenini de
göstermektedir. Bu esnâda Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) 35 yaşında idi.
Kâbe'nin tâmirinde Hz. Peygamber (s.a.s.)
de bizzât çalışmış, taş taşımış, hatta bu yüzden omuzları yara olmuştu. Bir
defa, amcası Abbâs'ın sözüne uyarak, taş acıtmasın diye elbisesini omuzuna
topladığında vücûdu açılıverince baygın halde yere düşmüştü. Rasûlullah
(s.a.s.) o andan sonra hiç üryân görülmemiştir.(48)

(40) İbnü'l-Esîr, el-Kâmil 2/39
(41) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/39
(42) Her iki hutbenin metin ve tercemeleri için bkz. Târih-i Din-i İslâm,
2/ 47-48
(43) İbn Hişâm, 1/201. Beşyüz altın veya beşyüz dirhem.. gibi rivâyetler
de vardır.
(44) Ebûl-Âs ile ilgili daha geniş bilgi için, bkz. Tecrid Tercemesi,
2/373-376, (Hadis No: 313'ün izâhı)
(45) Abdü'd-dâroğulları, ellerini bir çanaktaki kana batırarak,
"kanımız dökülmedikçe, bu konuda kimse bizim önümüze geçemez" diye
yemin etmişlerdi. (Tarih-i Din-i İslâm, 2/55)
(46) Târihi-i Din–i İslâm, 2/55
(47) Bkz. İbn. Hişâm, 1/209; İbnü'l-Esir, a.g.e., 2/45; Tecrid Tercemesi,
6/40-44
(48) el-Buhârî, 1/96; Tecrid Tercemesi, 2/240, Hadis No. 237 ve 6/48
|